Her yolculuk aynı
zamanda içsel de bir yolculuktur… Bir
başlangıçtır… Yepyeni paralel bir evrende yepyeni bir sen başlar; anıları, hayalleri, bilgisiyle yaşamaya devam
edecek bir “sen”.
Evden işe, işten
eve gidenlere özgürlükten, aşktan ve
devrimden bahsedemeyiz demiş şair. Biz de bu amaçla evimizden, kabuğumuzdan
çıktık. Belki sonrasında birileri bize aşktan devrimden veya özgürlükten
bahseder belki.
Kendimden ne kadar uzağa gidebilirim derken
bir de baktım Bangkok’tayım. Uçakla dokuz saat. Karayolu ile imkânsız. Türkleri
geçmişte türk mafyasanın yapıp ettiklerinden dolayı, kara yolu ile kabul etmiyorlarmış.
Tai halkı yani siyamlılar güler yüzlü ve iyi insanlarla
dolu. Parlamenter krallıkla yönetiliyorlar ve krallarını çok seviyorlar.
Buda’ya ya da krallarına laf söylemediğiniz sürece ülkede huzur içinde
kalabilirsiniz. Tayland’ın Batılı
devletler tarafından hiçbir zaman bir koloni haline getirilememesi ülke için
bir gurur kaynağı. Ne kadar mutlu da
olsa Tai halkı ülkede ki yoksulluklar, yolsuzluklar, %5 olan Müslüman halkın
silahlı bir şekilde devam ettirdiği kimlik savaşı, darbeler devam etmekte.
Darbeler de çok ilginç başbakan devriliyor ama kral her zaman aynı kral… Güler misin
ağlar mısın ?
Din Taililer için çok önemli bir değer.Halkın çoğunluğu budist. Herkesin evinde,
arabasında, işyerinde düzenlediği ruhani bir köşe var. Girerken çıkarken mutlaka
selam veriyorlar. Şehir dolup taşan tapınaklarla dolu. Buda’nın şişman zayıf,
genç, yaşlı bir sürü türevi var. (Ama hepsi de erkek. Sadece canım Anadolu’da
tanrı bir kadın var: Kibele) Herkes
budanın kendisini olduğu gibi sevdiğini düşünüyor..
Sosyal yaşam da herkes çalışıyor kadınlar toplumda çok
etkin.. Tai halkında görülen bir kromozom bozukluğundan dolayı halkın %30 u
çift cinsiyetli.. Yani LGBT hiçbir ülkede bu kadar güçlü değil. Eşcinseller
arada kalmış, gizlenen, horlanan bir cinsiyet değil. Tayland’da o da öteki iki cinsiyet kadar güçlü
ve sosyal. Hatta eşcinsellerin düzenlediği kabare ve güzellik yarışmaları çok
meşhur. Biz Alcazar’ı izleme şansı bulduk gerçekten başarılı bir sahne
gösterisiydi.
Tropikal bir ülke olduğu için bitki örtüsü tamamen farklı.
En sıcak mevsimleri şubat ve mart ayları, temmuzda muson yağmurları başlıyor.
Hayatınızda göremeyeceğiniz değişik meyve ve bitkiler var. Yemeklerde daha çok
palmiye yaprağı yağı kullandıklarından dolayı bizim için çok rahatsız edici bir koku
saçıyorlar. Değişik tatlar konusunda oldukça cesur olan ben bile orada
sadece deniz ürünleri ve meyvelerle beslendim.
İlginç bir restoran kültürleri var. Mesela; sen balığı alıyorsun yanına
sebzelerini meyvelerini koyup aşçıya onu nasıl pişireceğini tarif ediyorsun. Sen, aptalca bir tarif de versen, masana
şahane bir yemek geliyor. Hem de tahmin ettiğinizden çok hızlı.
Tayland’da seks devlet ve din tarafından kutsanmış ve
korunmuş bir olgu olduğu söylense de halkın bu işi yoksulluktan yaptığı çok
açık. Budizm, devlet ve gelenekler, buna mani olmuyor sadece. Daha çok
toplumsal baskının olduğu Araplar, Hintliler, Türkler, Çinliler sonrasında
batılılar ve özellikle Ruslar; yılda 20
milyon kişi çoğunluğu seks amaçlı geliyorlar ülkeye… Gece sokaklar seks hizmeti
veren kadınlar ve çift cinsiyetli “Ladyboy” larla dolup taşıyor. Bu kadar Türk
göreceğim aklıma bile gelmezdi sokaklar Türklerle dolu Türk lokantaları var ve
çoğu garson Türkçe biliyor. Hayatında güzel bir kadına dokunma şansı olmayan birçok
kaportacı, sanayici, esnaf abi orada 19-20 yaşında genç kızları, ladyboyları
gecelik, günlük, haftalık kiralayıp arzularını tatmin ediyorlar. Hayata kimin değer yargıları ile bakmalıyız
hep karıştırmışımdır ama bu kadar ucuz ve çok olması, bizi ilgilendirmesede seks arayan yaşlı batılaları gözlemlemek tiksindiriyor insanı... Seks tabiki kötü bir şey değildir ama bunu hayatının amacı haline getiren biriyle ne paylaşabilirsiniz ki...
Ben, Tayland’da yaşadıklarını ağzının suyu akarak anlatanları bir daha sohbet
edilmeyecek adamlar listesine ekliyorum. Ama bu karar sadece kendi adıma
kimseyi de yargılamak istemiyorum.
Bir de geziden döndükten sonra, seni her gördüğünde, kafasını biraz yatırıp, omuzunu düşürerek; "Vaayy, Hakan'ım Tayland'a mı gittin? Hayat sana güzel be!" diyen abiyi de kınıyorum. :)
Bir de geziden döndükten sonra, seni her gördüğünde, kafasını biraz yatırıp, omuzunu düşürerek; "Vaayy, Hakan'ım Tayland'a mı gittin? Hayat sana güzel be!" diyen abiyi de kınıyorum. :)
Tayland’da alış veriş çocukça bir oyun gibi. İlk önceleri
baya eğlenceliydi. Özellikle benim gibi
pazarlık konusunda başarısız biri için bile… 800 baht denen bir objeyi 200
bahta almak kendime inancımı arttırdı..
Buna rağmen bir noktadan sonra; takside, su alırken, yemek yerken,
hediye alırken, her temasında pazarlığa tutuşmak yormaya başladı. Hiçbir şeyin
sabit bir fiyatı yok. Satıcının maliyeti ve kârı ile değil alıcının alım
gücüyle belirleniyor fiyatlar. Ben türküm deyince sana söylenen fiyatlar farklı
arabım deyince farklı oluyor.
Basit bir İngilizce ile hemen hemen bütün işlerinizi
hallediyorsunuz. Uzun uzun sohbet edecek buna zamanı olan zamanı olsa bile
İngilizcesi yetecek Taili bulmak çok zor.
Budist tapınakları, su çarşısı (floting market), fil çiftliğini, Seefoot balık restoranını,
mercan adasını mutlaka görmenizi isterim.
Singapur
Gezinin son iki günü Singapur’a geçtik. Burası Vatikan ve
Monako gibi küçük bir şehir devleti. Singapur, her santimetre karesi
planlanmış, düzenli, varoşu, fakiri evsizi, dilencisi olmayan, hırsızlık ve cinayetin işlenmediği bir ülke.
Arazi yokluğu nedeniyle binalar çok katlı ve modern. Tertemiz bir şehir. Bu
yüzyılın başında İngilizlerin bataklık bir araziye getirdiği Çinli, Malaylı,
Hintli ve Pakistanlı kölelerin çocuklarının kurduğu, İngilizce konuşan,
İngilizler gibi yaşayan, devleti halkı zengin bir ülke. Arazi yokluğu nedeniyle
hiç tarım yapılmayan, yiyeceklerinin tamamının ithal eden, sigarının belirli
yerlerde içildiği, sakız çiğnemenin yasak olduğu, uyuşturucu ticaretinin direk
ölümle cezalandırıldığı garip bir ülke. Bu kadar zenginliğin ve modernliğin
altında aslında baskıcı bir devletin var olduğunun göstergesi olabilir mi?
Bizde izi kalsın bir şeylerin istedik.
Biz iz bırakalım bir yerlere. Çok uzaklarda bir suyu dalgalandıralım, bir taşı
oynatalım, bir insanın yüreğine dokunalım istedik. Biraz tükendik, yorulduk ama içimizdeki
karanlık bir odaya daha ışık döşedik. Şimdi hayal evimiz daha büyük ve daha
cesur