20. yy'da yazılmış en büyük eserlerden biri... İtalo Svevo'nun akıcı ve esprili bir dili var.. Kahramanlarının hepsi takıntılı, arızalı, anti kahramanlar... Bu kahramanlar Svevo'nun esprili dilini olanaklı kılıyor.. Svevo'nun çağını aşan aydınlık zihni bu komik kurgunun arasından sızıyor.. Bu da eserin bir asır öteden sesinin duyulmasını sağlıyor... Başkahraman Zeno Cosini'nin Bir terapideki itirafları onun yaşam öyküsüne oluşturuyor... Sigarayı bırakma çabası, babasının ölümü, evliliği ve iş ortaklığı en sonunda çıkan Birinci Dünya Harbi...
Sanırım, İtalo Svevo'nun şöhreti kendi hayatında çok geç bulması onun kitabına da sinmiş bir kader... Bu kadar büyük bir yazarı ve kitabını geç tanımak üzücü..
Marcel
Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı dev eserini nihayet okuyabildim. İnsan bu kadar büyük bir eseri okuyunca
büyüdüğünü, güçlendiğini, yeşerdiğini hissediyor.. Yazı ile haşır neşir olan
arkadaşların mutlaka Proust ile özel bir
zaman geçirmesi gerekir.. Proust iyi
bir öykü anlatıcısı değildir. Ama en iyi üslubcudur... Onun için önemli
olan yaşadığı olay değil, o olayın yaşattığı hislerdir... küçücük bir bitkinin, ya da kaçamak bir
bakışın, bir dilim kekin ya da kokunun
peşine düşerek onun neye benzediğini, ne hissettirdiğini sayfalar dolusu tasvir
ve benzetmelerle bir mücevheri işler gibi özenle, dikkatle, ustalıkla anlatır... Sizin için sıradan olan bir an, mesela uykudan
uyanma hali onun için keşfedilecek bir gezegendir...uykudan uyanma anını genişletir genişletir genişletir... eski zamanlardaki uzun bir haç yolculuğuna
dönüştürür... siz artık bir insanın uykudan uyanma anının 1000 parçaya bölüp
her parçanın neye benzediğini , tadını, rengini, kokusunu, bilirsiniz...
Proust neredeyse 7 ciltlik dev eseri boyunca Fransız asilzadelerinin
hayatlarını özellikle akşam yemekleri davetlerini anlatır.. İnsan ilişkilerindeki
incelik ve zarafet, bu zarafetin altında görünmeyen katı bir sınıf
ayrımcılığını, yavaş yavaş gelişen sermaye
ile burjuva kesiminin, aristokratların katı sınıf duvarlarını delip, içine
sızmasını; bununla birlikte inceliğin,
zarafetin, soya dayalı gücün yerini yavaş yavaş sermayeye dayalı güce,
kabalığa, yüzeyselliğe bırakmasının tanıklığını yapar.
Proust, kaybolan bu ihtişamlı dünyanın tarih sayfasından
çekilişini kitap boyunca hissedilen bir hüzünle anlatırken.. anlattığı dünya
ile örtüşen incelikli ve hassas dili eserin asırlar boyunca yaşamasını
sağlamıştır..
Proust kolay okuyucu sevmez.. Hele de popüler kitaplarla
zehirlenmiş yeni nesil, kurgu olmadan yeni bir sayfaya geçmek istemezken Proust'un 3500 sayfalık dev bilinç akışını
okuması imkansızdır...Proust edebiyatı seven okuyucuyu sever. onu okurken
sürekli bu kez nasıl anlatacak bu kez neye benzetecek, diye merakla okursunuz... yazarın bir konuyu yeterince işlediğini
düşündüğünüz anda bile size aklınıza gelmeyen paragraflar dolusu tasvirle yeni
bir yolculuğa çıkarabilir... Ki o yolculuklar hep cebinizde değerli taşlarla döndüğünüz, insan eli değmemiş kuytular, enteresan keşifler, bakir manzaralar, yeni motifler vadeder.
Proust okuduğum ilk haftalarda bir gün arkadaşlarımla balığa
gitmiştik... Galata köprüsünün üzerinde
bir an, anı dondurduğumu esen rüzgarın neye benzediğini, denizden gelen
seslerin buna ne kattığını, kokusunu, sıcaklık derecesine varana kadar
düşündüğümü hissettim.. Proust o zaman içimdeydi.. özdeşleşmiştik... sanki beni
bir yazara dönüştürmek istiyordu... Sonra ki günlerde bu kadar derin bir etkileşim
yaşamasam da proust'un içimde yaşadığını bir gün yine gözümü kulağımı dilimi
tenimi 19. yy zarafetine ve inceliğine uygun ayarlayacağını biliyorum...
Sanırım bir paragrafı da kitabı kusursuz çeviren Roza
Hakmen'e ayırmak gerekir. Hakkında
araştırma yapmak istedim ama bu dev eseri -neredeye yarım sayfa süren
cümlelerine rağmen- kusursuz çeviren
Proust tadını bize Türkçe yaşatan bu insan hakkında çok az bilgi olmasına çok
üzüldüm... Kitap boyunca Roza Hakmen'in ellerini öpmek istedim.. Kelimelerini
bu dev esere uygun ciddiyete seçtiği o kadar belliydi ki..Türkçeye olan
hakimiyetine hayran olmamak elde değildi.. şu an aramızda yaşıyor olması ve
bizim onu tanımayışımız benim açımdan çok trajik bir durum.. umarım bir
yerlerde hak ettiği saygıyı
görüyordur....
Behrengi'nin Bir Şeftali Bin Şeftali adlı çocuk öyküsünde çocuklar buldukları şeftali çekirdeğini ağanın tarlasına ekince sorarlar birbirlerine.. Bu şeftali ağacı kimin? Ağanın mı, bizim mi?
Gürcistan ve Abhazya sınırını belirleyen nehirde her yıl bahar ayında alüvyonlar ile adacıklar oluşur ve sonbaharda kaybolurlar.. Tarıma çok elverişli olan bu verimli toprakları bölgedeki çiftçiler için iyi bir şanstır.
Gürcistan ve Abhazya arasındaki askeri çatışmaların tam ortasında kalan bir adayı seçen yaşlı adama torunu sorar.. Bu toprak kimin? Gürcülerin mi? Abhazların mı? Yaşlı adam yanıt verir: Kim yarattıysa onun....
Yaşamdaki döngüyü, devleti, sınırları, sorgulayan.. varoluş ve yok oluş üzerine çok çok büyük bir derdi olan filmde oyunculuk görsellik ve anlatım çok güzel.. O kadar tatlı ve iddiasız akıyor ki film sonunda o büyük mesajı vereceğini hiç tahmin etmiyorsunuz bile.. ve bu mütevazilikle o büyük derdin de altından çok güzel kalkıyor... İlyas Salman'ın oynadığı bu film en iyi yabancı Oscar filmine de adaymış... Sanat filmlerini sevenlere önerilir....
Geçen hafta böyle de film geldi geçti hayatımızdan... İzlerken yavaşlığından uykunuzu getiren ama sonra üzerine konuştukça gözlerinizi yaşartan bir film... Öncelikle bu yazı filme dair spoiler içerir.. izleyecekseniz okumayın.. ama izlemeyecekseniz bakın size ne söyleyeceğim ...
Film bir kaç ilgisiz ölüm sahnesi ile başlıyor.. Ölüm var diyor yani yönetmen ölüm var ve bunu aklımızda tutarak "Yaşayanlar" hakkında konuşabilir miyiz diyor...Ve başlıyor bir güvercin gözüyle bizi yalın, kuş bakışı ve acımasız bir gözle izlemeye... Siz yaşayanlar duyarsız, kopya, içiboş, bitik ölülersiniz diyor... sizin yaşamak dediğiniz şey kocaman bir yalan.. Hep aynı cümleleri kullanırsınız.. "İyi olmana sevindim" gibi...Sabah kalkıp işe gitmeyi çok önemsersiniz.. hayat o kadar düzenlidir ki bu gün günlerden ne olduğunu unutursanız eliniz ayağınıza dolaşır diyor..Tüm mutsuzluğunuza rağmen sahte bir neşe ile espiri yaptığınızı zannedersiniz. . Zayıf olanı ezer, güçlü olanın altına yatarsınız.. Eskiden hayat güzeldi .. Bir bardaki hesabı öpücükle ödeyebilirdiniz... şimdi ödemeler gecikince dünya başınıza yıkılıyor diyor.. Korkaksınız, aşklarınızın peşinden koşamazsınız, Hayallerinizin peşinden koşamazsınız... Karşınızda insanlık yanıp tutuşsa oturup sadece izlersiniz.. ve buna dair insanı modern yaşamı lime lime eden bir çok ayrıntı ile sizi boğar film... Filmin temposu, dekoru, rengi de anlattığı insan kadar sıkıcı ve baygındır.. sizin o sıradan sıkıcı insandan kaçmanız için her şeyi tasarlamış ve bunu da başarmıştır..
Roy Anderssons'ın Yaşayanlar adlı üçlemesinin son filmi..Venedikte büyük ödülü aldı.. orijinal adı.. .A Pigeon Sat On A Branch Reflecting On Existence