28 Eylül 2013 Cumartesi

Şule Gürbüz - Çoşkuyla Ölmek

        Yine Fırat son aylarda her sohbetimizin içine "Ya o kitaptaki ikinci öyküyü okumanı çok istiyorum" cümlesini sıkıştırınca ve o anda bizde Taksim'de olunca hemen kitabı aldım.. İkinci öykü dediği 60 sayfa... Yarım roman sayılır... Neyse aldık artık, okuyacağız mecbur.. Okudum.  Okur okumaz kitaptan üç beş tane daha alıp, sevdiklerime gönderdim..
       Şule Gürbüz'ün öncelikle harika bir dili var.. Sanki Ahmet Hamdi Tampınar'ı çağımıza ışınlamışlar gibi.. Okurken kelimeleri bu kadar rahat seçen yazar bence yazdığı dil için bir kazanç.. Tampınar ekolünü devam ettiren bir çok yazarda bu üslup yavan kalırken Şule Gürbüz dile olan hakimiyetini doğal ve sıradan bir uğraş olarak yansıtıyor okuyucuya..
       Öyküler genelde İstanbullu, dindar, elit, muhafazakar bir kesimde geçiyor.. Bu açıdan kitaptaki metinlerde şaşılacak derece dine ve tasavvufa hakimiyet var.. Aslında garip olan bizim buna şaşırmamız değil mi? Bu coğrafyada insanın kendi dinini bilmesinden doğal ne olabilir ama çağdaş, kadın bir yazarın, satır aralarından sızan, dini literatüre hâkimiyete ve sivil bir tutuma, o kadar hasret kaldık ki suç bizde değil kaderde diyelim.. Ve en güzeli de bu dili hiç bir şeytanımızla çatışmadan kurması... Yazarın asıl amacının bu ülkenin zengin kültüründen beslenmiş bir edebiyat uğraşından başka bir şey olmadığını fark edip onun sadece edebiyatın tanrılarına inandığını fark ediyorsunuz..
       Şule Gürbüz, edebiyatı seven okuyucusuna keyif veriyor, çünkü hiç duymadığımız ya da unuttuğumuz değimler, anlatımlar; değimlere, kelimelere yüklenen  yeni anlamlar var.. Özellikle dördüncü öyküdeki teyzenin dili sanki Şule Gürbüz yazmasa kaybolacak bir şehir, bir katman, bir türkü gibi keyif verdi bana. Şiir kitapları da olan bir yazar olması münasebetiyle kelimelere verdiği anlamlar, kelimelere sorduğu sorular sizin düşündüğünüzden farklı olabiliyor. Bu da okurken keyifli sürprizler yaşamanıza yol açıyor.
       Burada bir parantez açmak gerek Şule Gürbüz'ün okuyucusu öyle yan gelip yatmamalı..  Her öyküye ciddi bir zaman ayırıp sürekli tetikte bir zihinle okumalı.. Çünkü yazarın kullandığı zengin anlatım şekli ve kelimeleri; bazen cümle içerisindeki anlama yoğunlaşmakta sizi zorlayabiliyor.. Dalgın dalgın okumaya gelmez, maazallah.. Ayrıca altı çizilecek o kadar çok cümle ve paragraf var ki yorulup "tamam söz bu kitabı bir daha okuyacağım" dedirtiyor size..
 Özellikle ben bu kitabı Truman Capote'un Tifany'de Kahvatı'sından sonra okudum.. Capote'nin o sade dili ile kurduğu muhteşem dünyanın ardından bu ağdalı lezzet biraz dondurmadan sonra bergamotlu çay içmek gibi oldu..
   Kitaptaki dört öyküde de karakterler erkek.. Bir röportajında yazar; " Erkek kahraman yazarken kendimi gizleyebiliyorum" diye belirtiyor... Ah sevgili Şule, aslında biz hiç bir şeyi saklayamayız.. Sadece sakladığımızı zannederiz...Nasıl ki her hücremizde bize ait genetik bir kod varsa aslında yaptığımız her işte de bize dair şifreler vardır..  Yazara verdiğim bu sert ayardan sonra kitaba dönelim :)
         Öyküler genelde uzun uzun monologlar şeklinde... Yazar, çok az diyalogu da o monoloğun içinde yedirebilmiş.. Kahramanlar genelde duygu düşüncelerini kimseye söyleyemeyen, dışarıdan gayet sıradan görünen ama içerlerinde bambaşka zenginlikler olan, genelde yalnız, orta yaşlı, varoluş sancıları yaşayan amcalar... Kahramanların hepsinin yaşadığı çevreyle ve kendileriyle ilgili bir sorunu var.. Ya topluma yada kendilerine batan bir diken gibi yaşıyorlar hayatlarını.
      Bu açıdan bakınca yazarın bir derdi var diyorsunuz.. ki derdi olan insan güzel insandır.. derdi olan sanatçı samimidir ve bir ağırlığı vardır. derdi olan yazarı okumak metinlere bir anlam katar...
          Size bu kitabı okumanızı, Şule Gürbüz'e de Tifany'de Kahvaltı'yı öneriyorum. Benimle ve Fırat'la da bir kahvaltı yapsa  iyi olur aslında ... :)

       

     

8 Eylül 2013 Pazar

Samsara

Size erdemli ve büyük bir düşünceden bahsedeceğim.. Geçen hafta Yasin gelip yanıma 4 günlüğüne inzivaya çekildiğini anlatınca cidden heyecanlanıp deneyimini paylaşmasını istemiştim. Bir türlü yalnız kalamamıştık. Onun neler yaşadığını tasavvur etmeye çalışırken karşıma bu belgesel çıktı. Samsara
       Sanki yönetmen elinde kamerasıyla inzivaya çekilip göğe yükselmişti ve dünyanın her köşesinden şahane kareler yakalayıp, nasıl bir insanlığın parçası olduğumuzu, o büyük resmi bize göstermişti.. Tarihten bu yana bütün medeniyetlerin yapıp ettikleri insana dair uğraşlar.. Mistik ve modern her eseri insana dair bir mozaiğin içine yerleştirmiş.
        Konuya girerken biraz zorlanıyorsunuz ama sonra yönetmenin size bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark edip göndermeleri okuyorsunuz..
        Özellikle kendi gerçeğine gömülmüş insanların izlemesi gereken bir film.. çünkü bütün dinlerin bütün insanların bir bütünün parçası olduğunu söylüyor bize..  dinlerin ve medeniyetlerin o mistik ihtişamını, insana verdiği huzuru ama geçiciliğini... yaşamda büyük bir döngü olduğunu... kapitalizmin o ışıklı şehirlerine rağmen insanı mutlu etmeyi başaramadığını , üretim tüketim ilişkisinin, estetik kaygısının, silahlanmanın insanları ne hale getirdiğini... dünyadaki en güzel yerin Afrika olduğunu... en erdemli yaşamın aç ve çıplak kalmak olduğunu,, markete her gittiğimizde dünyayı ne hale getirdiğimizi anlatıyor..
       Özellikle bir ofis çalışanın Afrikalıya dönüştüğü sahne, insanın ya  makineleşeceğini ya delireceğini anlatıyor belki de.. tavuk üretim çiftliğinde tavukları toplayan makine insanı vejetaryen yapar.. Budist rahiplerin aylarca uğraştıkları kusursuzca işlenmiş  o muhteşem tabloyu bozdukları sahne hayattaki döngüyü anlatır gibiydi. Çinli işçilerin fabrikaya giriş görüntüsü... şehir ışıkları. İsraillin ördüğü duvardan görülen Mescidi Aksa ve sonra İstanbul görüntüsü ile başlayan ezan ve filmin belki de en güzel karelerinden olan Kâbe'de namaz görüntüsü inanılmazdı..
     Kucağinda bebegini tutan dövmeli adam; masumiyet ve dünyanin bizi dönüştürdügü sey arasindaki tezati gayet iyi anlatiyor.. bir ceninden sonra gelen afrikali yaşli kadinin yüzü de.. aslinda hepimiz yaşarken icinde oldugumuz kültürün dövmeleri biriktiriyoruz tenimizde, kimimizinki gorünuyor kimimizinki derinlerde gizli... ya afrika'da kullanilan silah, balik araba şeklindeki tabutlar... Ah şu insanoğlu mezara bile götürmek istiyor heveslerini...
        Estetik güzellikle, plastik arasındaki ortak niteliksizliği bir geyşanın göz yaşlarında görüyorsunuz. Kusur güzeldir diyorsunuz içinizden.. nefret kötü, hevesler fani, ihtiyaçlar gereksiz.. bir gün bitecek olan bir medeniyetin içindeyiz.. Bu didinmek boşa..
 ( özellikle filmin giriş sahnesi memleketim Adıyaman'dan, Nemrut dağından olunca sanki bana mesaj verilsin diye çekilmiş diye düşündüm :)  ))