Yine Fırat son aylarda her sohbetimizin içine "Ya o kitaptaki ikinci öyküyü okumanı çok istiyorum" cümlesini sıkıştırınca ve o anda bizde Taksim'de olunca hemen kitabı aldım.. İkinci öykü dediği 60 sayfa... Yarım roman sayılır... Neyse aldık artık, okuyacağız mecbur.. Okudum. Okur okumaz kitaptan üç beş tane daha alıp, sevdiklerime gönderdim..
Şule Gürbüz'ün öncelikle harika bir dili var.. Sanki Ahmet Hamdi Tampınar'ı çağımıza ışınlamışlar gibi.. Okurken kelimeleri bu kadar rahat seçen yazar bence yazdığı dil için bir kazanç.. Tampınar ekolünü devam ettiren bir çok yazarda bu üslup yavan kalırken Şule Gürbüz dile olan hakimiyetini doğal ve sıradan bir uğraş olarak yansıtıyor okuyucuya..
Öyküler genelde İstanbullu, dindar, elit, muhafazakar bir kesimde geçiyor.. Bu açıdan kitaptaki metinlerde şaşılacak derece dine ve tasavvufa hakimiyet var.. Aslında garip olan bizim buna şaşırmamız değil mi? Bu coğrafyada insanın kendi dinini bilmesinden doğal ne olabilir ama çağdaş, kadın bir yazarın, satır aralarından sızan, dini literatüre hâkimiyete ve sivil bir tutuma, o kadar hasret kaldık ki suç bizde değil kaderde diyelim.. Ve en güzeli de bu dili hiç bir şeytanımızla çatışmadan kurması... Yazarın asıl amacının bu ülkenin zengin kültüründen beslenmiş bir edebiyat uğraşından başka bir şey olmadığını fark edip onun sadece edebiyatın tanrılarına inandığını fark ediyorsunuz..
Şule Gürbüz, edebiyatı seven okuyucusuna keyif veriyor, çünkü hiç duymadığımız ya da unuttuğumuz değimler, anlatımlar; değimlere, kelimelere yüklenen yeni anlamlar var.. Özellikle dördüncü öyküdeki teyzenin dili sanki Şule Gürbüz yazmasa kaybolacak bir şehir, bir katman, bir türkü gibi keyif verdi bana. Şiir kitapları da olan bir yazar olması münasebetiyle kelimelere verdiği anlamlar, kelimelere sorduğu sorular sizin düşündüğünüzden farklı olabiliyor. Bu da okurken keyifli sürprizler yaşamanıza yol açıyor.
Burada bir parantez açmak gerek Şule Gürbüz'ün okuyucusu öyle yan gelip yatmamalı.. Her öyküye ciddi bir zaman ayırıp sürekli tetikte bir zihinle okumalı.. Çünkü yazarın kullandığı zengin anlatım şekli ve kelimeleri; bazen cümle içerisindeki anlama yoğunlaşmakta sizi zorlayabiliyor.. Dalgın dalgın okumaya gelmez, maazallah.. Ayrıca altı çizilecek o kadar çok cümle ve paragraf var ki yorulup "tamam söz bu kitabı bir daha okuyacağım" dedirtiyor size..
Özellikle ben bu kitabı Truman Capote'un Tifany'de Kahvatı'sından sonra okudum.. Capote'nin o sade dili ile kurduğu muhteşem dünyanın ardından bu ağdalı lezzet biraz dondurmadan sonra bergamotlu çay içmek gibi oldu..
Kitaptaki dört öyküde de karakterler erkek.. Bir röportajında yazar; " Erkek kahraman yazarken kendimi gizleyebiliyorum" diye belirtiyor... Ah sevgili Şule, aslında biz hiç bir şeyi saklayamayız.. Sadece sakladığımızı zannederiz...Nasıl ki her hücremizde bize ait genetik bir kod varsa aslında yaptığımız her işte de bize dair şifreler vardır.. Yazara verdiğim bu sert ayardan sonra kitaba dönelim :)
Öyküler genelde uzun uzun monologlar şeklinde... Yazar, çok az diyalogu da o monoloğun içinde yedirebilmiş.. Kahramanlar genelde duygu düşüncelerini kimseye söyleyemeyen, dışarıdan gayet sıradan görünen ama içerlerinde bambaşka zenginlikler olan, genelde yalnız, orta yaşlı, varoluş sancıları yaşayan amcalar... Kahramanların hepsinin yaşadığı çevreyle ve kendileriyle ilgili bir sorunu var.. Ya topluma yada kendilerine batan bir diken gibi yaşıyorlar hayatlarını.
Bu açıdan bakınca yazarın bir derdi var diyorsunuz.. ki derdi olan insan güzel insandır.. derdi olan sanatçı samimidir ve bir ağırlığı vardır. derdi olan yazarı okumak metinlere bir anlam katar...
Size bu kitabı okumanızı, Şule Gürbüz'e de Tifany'de Kahvaltı'yı öneriyorum. Benimle ve Fırat'la da bir kahvaltı yapsa iyi olur aslında ... :)
28 Eylül 2013 Cumartesi
8 Eylül 2013 Pazar
Samsara
Size erdemli ve büyük bir düşünceden bahsedeceğim.. Geçen hafta Yasin gelip yanıma 4 günlüğüne inzivaya çekildiğini anlatınca cidden heyecanlanıp deneyimini paylaşmasını istemiştim. Bir türlü yalnız kalamamıştık. Onun neler yaşadığını tasavvur etmeye çalışırken karşıma bu belgesel çıktı. Samsara
Sanki yönetmen elinde kamerasıyla inzivaya çekilip göğe yükselmişti ve dünyanın her köşesinden şahane kareler yakalayıp, nasıl bir insanlığın parçası olduğumuzu, o büyük resmi bize göstermişti.. Tarihten bu yana bütün medeniyetlerin yapıp ettikleri insana dair uğraşlar.. Mistik ve modern her eseri insana dair bir mozaiğin içine yerleştirmiş.
Konuya girerken biraz zorlanıyorsunuz ama sonra yönetmenin size bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark edip göndermeleri okuyorsunuz..
Özellikle kendi gerçeğine gömülmüş insanların izlemesi gereken bir film.. çünkü bütün dinlerin bütün insanların bir bütünün parçası olduğunu söylüyor bize.. dinlerin ve medeniyetlerin o mistik ihtişamını, insana verdiği huzuru ama geçiciliğini... yaşamda büyük bir döngü olduğunu... kapitalizmin o ışıklı şehirlerine rağmen insanı mutlu etmeyi başaramadığını , üretim tüketim ilişkisinin, estetik kaygısının, silahlanmanın insanları ne hale getirdiğini... dünyadaki en güzel yerin Afrika olduğunu... en erdemli yaşamın aç ve çıplak kalmak olduğunu,, markete her gittiğimizde dünyayı ne hale getirdiğimizi anlatıyor..
Özellikle bir ofis çalışanın Afrikalıya dönüştüğü sahne, insanın ya makineleşeceğini ya delireceğini anlatıyor belki de.. tavuk üretim çiftliğinde tavukları toplayan makine insanı vejetaryen yapar.. Budist rahiplerin aylarca uğraştıkları kusursuzca işlenmiş o muhteşem tabloyu bozdukları sahne hayattaki döngüyü anlatır gibiydi. Çinli işçilerin fabrikaya giriş görüntüsü... şehir ışıkları. İsraillin ördüğü duvardan görülen Mescidi Aksa ve sonra İstanbul görüntüsü ile başlayan ezan ve filmin belki de en güzel karelerinden olan Kâbe'de namaz görüntüsü inanılmazdı..
Kucağinda bebegini tutan dövmeli adam; masumiyet ve dünyanin bizi dönüştürdügü sey arasindaki tezati gayet iyi anlatiyor.. bir ceninden sonra gelen afrikali yaşli kadinin yüzü de.. aslinda hepimiz yaşarken icinde oldugumuz kültürün dövmeleri biriktiriyoruz tenimizde, kimimizinki gorünuyor kimimizinki derinlerde gizli... ya afrika'da kullanilan silah, balik araba şeklindeki tabutlar... Ah şu insanoğlu mezara bile götürmek istiyor heveslerini...
Estetik güzellikle, plastik arasındaki ortak niteliksizliği bir geyşanın göz yaşlarında görüyorsunuz. Kusur güzeldir diyorsunuz içinizden.. nefret kötü, hevesler fani, ihtiyaçlar gereksiz.. bir gün bitecek olan bir medeniyetin içindeyiz.. Bu didinmek boşa..
( özellikle filmin giriş sahnesi memleketim Adıyaman'dan, Nemrut dağından olunca sanki bana mesaj verilsin diye çekilmiş diye düşündüm :) ))
Sanki yönetmen elinde kamerasıyla inzivaya çekilip göğe yükselmişti ve dünyanın her köşesinden şahane kareler yakalayıp, nasıl bir insanlığın parçası olduğumuzu, o büyük resmi bize göstermişti.. Tarihten bu yana bütün medeniyetlerin yapıp ettikleri insana dair uğraşlar.. Mistik ve modern her eseri insana dair bir mozaiğin içine yerleştirmiş.
Konuya girerken biraz zorlanıyorsunuz ama sonra yönetmenin size bir şeyler anlatmaya çalıştığını fark edip göndermeleri okuyorsunuz..
Özellikle kendi gerçeğine gömülmüş insanların izlemesi gereken bir film.. çünkü bütün dinlerin bütün insanların bir bütünün parçası olduğunu söylüyor bize.. dinlerin ve medeniyetlerin o mistik ihtişamını, insana verdiği huzuru ama geçiciliğini... yaşamda büyük bir döngü olduğunu... kapitalizmin o ışıklı şehirlerine rağmen insanı mutlu etmeyi başaramadığını , üretim tüketim ilişkisinin, estetik kaygısının, silahlanmanın insanları ne hale getirdiğini... dünyadaki en güzel yerin Afrika olduğunu... en erdemli yaşamın aç ve çıplak kalmak olduğunu,, markete her gittiğimizde dünyayı ne hale getirdiğimizi anlatıyor..
Özellikle bir ofis çalışanın Afrikalıya dönüştüğü sahne, insanın ya makineleşeceğini ya delireceğini anlatıyor belki de.. tavuk üretim çiftliğinde tavukları toplayan makine insanı vejetaryen yapar.. Budist rahiplerin aylarca uğraştıkları kusursuzca işlenmiş o muhteşem tabloyu bozdukları sahne hayattaki döngüyü anlatır gibiydi. Çinli işçilerin fabrikaya giriş görüntüsü... şehir ışıkları. İsraillin ördüğü duvardan görülen Mescidi Aksa ve sonra İstanbul görüntüsü ile başlayan ezan ve filmin belki de en güzel karelerinden olan Kâbe'de namaz görüntüsü inanılmazdı..
Kucağinda bebegini tutan dövmeli adam; masumiyet ve dünyanin bizi dönüştürdügü sey arasindaki tezati gayet iyi anlatiyor.. bir ceninden sonra gelen afrikali yaşli kadinin yüzü de.. aslinda hepimiz yaşarken icinde oldugumuz kültürün dövmeleri biriktiriyoruz tenimizde, kimimizinki gorünuyor kimimizinki derinlerde gizli... ya afrika'da kullanilan silah, balik araba şeklindeki tabutlar... Ah şu insanoğlu mezara bile götürmek istiyor heveslerini...
Estetik güzellikle, plastik arasındaki ortak niteliksizliği bir geyşanın göz yaşlarında görüyorsunuz. Kusur güzeldir diyorsunuz içinizden.. nefret kötü, hevesler fani, ihtiyaçlar gereksiz.. bir gün bitecek olan bir medeniyetin içindeyiz.. Bu didinmek boşa..
( özellikle filmin giriş sahnesi memleketim Adıyaman'dan, Nemrut dağından olunca sanki bana mesaj verilsin diye çekilmiş diye düşündüm :) ))
14 Haziran 2013 Cuma
Kopya çekip yaşamak
Geçen gün sevdiğim birini ya da sevmek istediğim birini kırmamak için Bakırköy sahilde bir gece kulübüne gittim. O kadar yüksek ses ve kötü ışığın arasından kendi iç sesimi duyabilmem bir kaç saatimi aldı. Sonra alıştım ve çözmeye başladım etrafımı...
Sahnede ki sanatçı "İsyan" şarkısını söylüyor ve "Halil Sezai" taklidi yapıyordu. Birçok türkücü ve popçudan kopya mimik ve hareketlerle seyircide sıcak bildik bir adam hissi uyandırıyordu. Bizim halkımız tanıdık bildik insanları sever hafızasında hazır bir kalıbı varsa onu tanımlamak, bir yerlere yerleştirmek kolay olur. Sonra sahneye çıkan kadın "Sıla" taklidi yapıyordu. Aynı hareketler aynı gırtlak aynı kıyafet. Seyirci onu da sevdi. Ardından çıkan kız rockcı kılıklı bir türkücüydü seyirci onu çok sevmedi çünkü ne olduğuna karar veremediler...
Sonra müşterileri gözlemlemeye başladım. Olarda televizyon dizilerindeki ağır ağabeylerini, kabadayıları, taklit ediyorlar... Herkesten saygı bekliyorlardı...Garsonlar da bunu biliyordu. Herkesin yanında güzel bir kadın vardı onlarda magazin programlarında gördükleri her kalıbı almış ve çok başarılı bir şekilde üzerlerine oturtmuşlardı... Bu kadar kopya tipi bir arada görmemiştim.
Eve geldiğimde sabah saat 7.30’du ve ben uyumak istemiyordum. Kopya insan arama rahatsızlığım devam ediyordu. Okula gittim öğretmenler odasında; cumhuriyet kadını, cemaatçi öğretmen, dindar kadın ve iyi insan, kopyaları vardı. Öğrencilerimden henüz kendi sesini, rengini bulamamış öğrenciler de var. Onlar da ergenlik sonrası, kendi düşüncelerini oluşturmak yerine, kendilerini en rahat hissedecekleri bir kalıp bulup içine gireceklerdi... Şimdiden yavaş yavaş bazı işaretler verenler vardı... Şekilci sanatçı, çılgın kız, harbi delikanlı, ortam adamı, takıntılı adam/kadın, bay/bayan drama, hep mutlu, hep mutsuz ve daha nice kalıplar vardı. Bütün çocuklar zamanla bir kalıbı seçip içine gireceklerdi.
Sonra kopya kişilikler kopya cümlelere ve beğenilere oradan kopya tercihlere gidecekler ve ben özgür bir bireyim istediğimi yaparım diyeceklerdi.
Aslında kopya olmak hem çok kolay hem de tehlikeli bir durum çünkü firmalar, medya ve devlet kopya tipleri tanımlamak için toplum mühendislerine milyonlar akıtıyorlar. Toplum mühendisleri hangi kopya tipin hangi rengi seveceğini hangi cümleye inanacaklarını, neye tav olacaklarını hep bilir ona göre kampanyalar düzenlerler.
Peki, bu kadar kopya kalıbın içinden nasıl kendimiz olacağız. Bu samanlıkta iğne aramak gibi bir şey. İnsana ekli bir sürü değer, yargı, kalıp var. Nelerin kendi tercihimiz nelerin bize kültürel eklenti olduğunu fark etmek gerçekten çok zor. Adarno’nun dediği gibi “Normallik ölümdür” ise kendin olmak da cidden büyük bir mucizedir o halde.
8 Haziran 2013 Cumartesi
"Gerçek" sizin kapınızı çaldığında...
Gerçek kapınızı çaldığında "hayır, git başımdan, ben gerçeği bekliyorum." diyenler olduğu gibi, "lütfen, gidermisin. benim evde yıllardır duran bir gerçeğim var." diyenlerde oluyor.
Albert Einstein der ki " Evrim, herhangi bir anda, akla uygun yapılar içinden, yalnızca birinin, daima ötekilerden kesinlikle üstün olduğunu kanıtladığını gösteriştir"
Einstein'in sözündeki en önemli kelime "herhangi bir anda" vurgusudur.. Çünkü gerçeklik her an geçerli olan bir şey değildir. Gerçeklik için" zaman" da çok önemlidir..
Özellikle bu yüzyılda gerçekliğin ömrü çok kısadır.. daha önce bir gerçeklik bir kaç yüzyıl sürerken 20 yüzyılda gerçekliğin ömrü 10'lu yıllara günümüzde ise aylar ve haftlarla ölçübilir bir hale gelmiştir... ileriki yıllarda her an sahip olduğumuz gerçekliği sorgulayabiliriz.. çünkü çok daha hızlı değişeceği kesin... Eğer siz, "benim çağlar üstü, her zaman geçerli bir gerçeğim var" diyorsanız, üzgünüm ama bu sadece bir "doğma"dır..
.. Zen ve motorsiklet tamir sanatı - kitabından esinlenerek..
9 Mayıs 2013 Perşembe
Tatar Çölü - Dino Buzzatti
Bazen bir başyapıtı
anlatırken içinizi göstermemeniz imkânsız hale gelir. Çizeceğiniz resimde
kocaman bir baraj kapağı açılmış ve oradan resme sizin yaranızdan bir kan
akmaktadır. Bunu göstermemeye çalışmak boşuna bir çaba olabilir. Ama yine de
utanırsınız. İşte size anlatacağım Tatar Çölü böyle bir eser.
İtalyan yazar Dino Buzzati’nin nedense fark
edilememiş bu eseri, genç bir teğmenin çok uzak ve iç karartıcı Bastiani
kalesine atanmasının öyküsünü anlatıyor.
Kale
uçsuz bucaksız Tatar Çölü’ne bakmaktadır ve yüz yıla yakın bir süredir herhangi
bir canlı geçmemiştir o civardan.
Teğmen Geovanni Drago, Bestiani kalesini
gördüğünde burada kalamayacağını anlayıp hemen tayinini istemeye kalkar ama
kale komutanı sadece 4 ay kalması için onu ikna eder. Drago, hayatın dışında
atılmış bu kalede 15-20 yıl kalmış öteki subayları ve onların boğucu hayatını
görünce “ben asla bunlardan biri olamayacağım” der.
Yazar Dino Buzzatti, alışkanlıkların çürütücü
etkisini ve bir hayatın nasıl kaybolabileceğini sarsıcı bir öykü ile anlatır.
Bu kitabı okuduğunuzda hayatınızı; mobilyalarınızdan, işinize, ailenizden,
ülkenize her şeyi değiştirmek isteyeceksiniz.
Sizin kaleniz hangisi? Sizi bir ömür
çürüten; düşünce, fikir, alışkanlık, umut hangisi? Değiştirmekten korktuğunuz
size başka bir türlü yaşayamayacağınızı düşündüren bir bağımlılığınız var mı?
Geri dönemeyeceğiniz, yürüme
ihtimali kalmayan yollar sahiden çok uzak mı? Biz bir seçim yaparken aslında
neyi öldürüyoruz. Yanlıştan geç dönülmesi hiç dönülmemesinden evla mı?
Yürüdüğümüz yollar, eğer geri dönüş yolları kapanırsa, yol olmaktan
çıkıp bir hücreye dönüşebiliyor. Şu an bir yolda yürüdüğünü sanıp aslında kendi
hücresinden bize bağıran o kadar çok insan var ki. Geri dönemiyorlar ve
sinirliler.
İnandığımız her şey bizi çürütebilir bu
yüzden “sorgulanmamış hiçbir hayat yaşanmaya değmez” deyip.. Bu kitabı; direnen,
inatlaşan, geri dönemeyen, vazgeçemeyen herkese tavsiye ediyoruz
27 Nisan 2013 Cumartesi
Ahmet Altan -Son Oyun
Size bir özür borçluyum. Ahmet Altan’ın son
kitabını bitirdim. Daha önce bunun için iyi falan demiştim. İzin
verirseniz fikrimi değiştireceğim... Ahmet Altan bence dünyanın en iyi
deneme yazarlarından biridir. Siyasi yazılarını da severek
okurduk. Bazen düşünüyorum herhalde buu adamı ben Tolstoy'dan ve Dostoyevski'den
daha fazla okumuş olabilirim. Ama sonuçta Ahmet Altan roman
yazamıyor. Bütün romanlarında tek bir erkek kahramanı, tek bir kadın kahramanı var. ve hep aynı ilişkiyi anlatıyor. Erkek kahramanı çok iyi sevişen bütün kadınları
anlayan okumuş kültürlü bir karakter.. Öteki yan karakterdeki erkekler
şişman, şiddet düşkünü, aptal, boynuzlanan karakterler.Ahmet Altanın bütün kadınları şehvet tutkunu, kahramanla göz göze gelince bütün arzuları tutkuları anlaşılan, doyumsuz kadın tipi.. ve anlattığı tek bir ilişki var tutkulu bir aşk ilişkisi.. Bütün romanlarında isimler, mekanlar tarihler değişse de cümleler hep aynı.. Ahmet Altan'dan bir yalnızlığın, bir onur mücadalesinin, yaşlılığın, hastalığın öyküsünü beklemeyin.. O hep irdelenmiş tutkulu şehveti anlatacak.
Kitabın tanrı sorgulamaları ve ilişki yorumlamaları çok iyi yani denemeye kaçan kısımları. (Kader ve tanrı sorgulamasında çok ciddi bir Epikuros alıntısı var.) Bir çok afarizma var alabileceğiniz, altını çizebilecğeğiniz. Deneme olsa bayılacağınız parağraflar var ama kurguda bunlar çok zayıf kalıyor.
İş kurguya gelince inandırıcılığını yitiriyor bu romantik dil. Ahmet Altan’ın roman dili ile cinayetleri, hazine avcılığını, mafya ve iktidar ilişkilerini anlatmanın nasıl çiğ olacağını tahin edebilirsiniz. Kitapta ayrıca akamayan, yarım kalan, sonlanmamış bir sürü karakter ve olay var. sanki bitirilmesi aceleye getirilmiş gibi… Büyük bir ihtimalle "hazineyi" bir metafor gibi kullanmak istemiş ve bunu da yedirememiş.. Ahmet abi, seni çok seviyorum ama üzgünüm bir daha romanını okumayı düşünmüyorum.
Eğitim Üzerine
Öğretmenlik en zor mesleklerden
biri... Özellikle değişen yeni dijital nesle karşı çoğu zaman yetersiz ve çatışma
içinde kalabiliyorsunuz. Çocuk psikolojisi konusunda bilinenlerin %80 i son 15
yılda değişmiş. Yani ben mezun olduğum yıldan beri…
Sürekli kendini chek edip, çıtalarının ve kırmızıçizgilerinin yerini değiştirmek gerek. Yoksa zamana yenilirsin. Artık bilgi donanımından ziyade en elzem eksiklik “iletişim donanımı” bence. Çünkü öğrencilere bilgi aktarmak kolay; hem materyal çok, hem de kolay öğreniyorlar. Ama onlarla doğru iletişimi kurmak çok zor çünkü sürekli sizi zorlayan denemeler yapıyorlar. Hal böyle iken otoritenizden vazgeçmeden önce, çatışarak geri çekiliyorsunuz :) ve sık sık da aslında yapmamanız gereken davranışlarda bulunuyorsunuz.. Bağırmak, tehdit etmek, hırpalamak gibi... Kimse "aa bunlar doğru değil" demesin. Günde 9 saat bir devlet okulunda 45 kişiye "kibar" davranmak her yiğidin harcı değil... Bazen öğrencilerin ileri gittiği olduğu gibi bazen de öğretmenlerin hataları oluyor.. Biz öğretmenler yorulunca yaratıcı çözümler bulmak yerine aklımızdaki en kısa yolu bağırmayı ve sindirmeyi seçiyoruz. Tabii ki haliyle sorunlar anlık çözülüyor ve ideal bir öğrenme ortamı yerine her iki taraf içinde yorucu bir süreç işliyor.
Sürekli kendini chek edip, çıtalarının ve kırmızıçizgilerinin yerini değiştirmek gerek. Yoksa zamana yenilirsin. Artık bilgi donanımından ziyade en elzem eksiklik “iletişim donanımı” bence. Çünkü öğrencilere bilgi aktarmak kolay; hem materyal çok, hem de kolay öğreniyorlar. Ama onlarla doğru iletişimi kurmak çok zor çünkü sürekli sizi zorlayan denemeler yapıyorlar. Hal böyle iken otoritenizden vazgeçmeden önce, çatışarak geri çekiliyorsunuz :) ve sık sık da aslında yapmamanız gereken davranışlarda bulunuyorsunuz.. Bağırmak, tehdit etmek, hırpalamak gibi... Kimse "aa bunlar doğru değil" demesin. Günde 9 saat bir devlet okulunda 45 kişiye "kibar" davranmak her yiğidin harcı değil... Bazen öğrencilerin ileri gittiği olduğu gibi bazen de öğretmenlerin hataları oluyor.. Biz öğretmenler yorulunca yaratıcı çözümler bulmak yerine aklımızdaki en kısa yolu bağırmayı ve sindirmeyi seçiyoruz. Tabii ki haliyle sorunlar anlık çözülüyor ve ideal bir öğrenme ortamı yerine her iki taraf içinde yorucu bir süreç işliyor.
Bazı öğretmenlerde öğretimi bir afyon
olarak kullanıyor. Sürekli bir şeyler anlatıp test çözdürerek çok başarılı
görünenler var. Hâlbuki çocukla doğru iletişim kurmak, onun yeteneklerini ve
yaratıcılığını geliştirmek, yol göstermek soru çözdürerek yapılacak işler
değil.
Türkiye’de çocuk psikolojisi anlamında yapılmış ciddi çalışmalar yok. Birçoğu yabancı ülkelerden kaynaklı alıntılar. Türkiye’deki akademinin durumu biliyorsunuz. Öğretmenlerin yeni öğrenme tekniklerini, değişen ve yeniden yorumlanan çocuk psikolojisini, eğitim alanında yeni çalışmaları ve araç gereçleri keşfetmesi kimin sorumluluğunda? Bakanlığın da öğretmenlere meslek içi eğitim ve denetim gücü çok zayıf. Öğretmenlerin birçoğunun kendi kendini eğitmesi gerekiyor ama kendisini harekete geçirecek içsel dürtüden uzak birçok öğretmen var. Herkes bir başkasından sisteme enerji vermesini istiyor ama belki de bunu başlatacak eğitim yöneticilerinde de "vizyon" yok.
STK'lara da bir paragraf açmak gerek. Eğitim alanında çalışan sendikaların hali içler acısı: hepsi aşırı politize olmuş, ciddi bir bakış açıları olmayan, akademiden kopuk partilere yakın zavallı kurumlar. Eğitim alanında çalıştığını söyleyen birçok vakıf ve dernek de bir avuç mutlu azınlığa ulaşabilen, güçsüz ve şekilci, adı büyük kendi küçük yapılardan ibaret
Eğitim ortamı içerisinde mutsuz ve kendini başarısız hisseden öğrenci değil sadece; öğretmen, yönetici, veli de durumdan memnun değil. Birçok sınıfta çocuklarımız ve öğretmenlerimiz mutsuz bir ortamda anlamsız bir mücadele veriyorlar. Aslında kurumsal bir ayağa kalkma hareketi gerekirden genelde yapılan çalışmalar bireysel ya da bir kaç kişinin çabasıyla okul çapında kalıyor.
Bu kadar karamsarlık yeter demek istiyorum :) bazı özel okullarda ve devletin seçkin(!) okullarında iyi eğitimler veriliyor evet ama genelde varoşlarda ve kenar mahallelerde devlet eğitim veriyormuş gibi yapıyor. Birçok veli, öğretmeni öğretmen, okulu okul, müdürü müdür zannediyor. Aslında hepsi bir oyun.
Cümleyi toparlayamıyorum konu aktıkça akıyor :) Eğitim problemi ciddi ve hantal bir mevzu.. Ama imkansız değil.. İyi niyetli bir çalışma ile ve hakkaniyetle eğitiminin içindeki tüm bireyleri mutlu edecek bir plan yapılabilir. Çözümsüz gibi görünmesinin nedeni aslında biraz beceriksizlik. Bakanlık düzeyinde yapılan "iyi" çalışmalar bile okullara gelene kadar geçtikleri aşamalarda kaybolup gidiyor. Sadece evrak doldurulan çalışmalara dönüşüyor. Mesela "değerler eğitimi" çalışması yapılmıyor ama evrakları dolduruluyor. "kulüp" çalışması yapılmayıp evrakları dolduruluyor, stratejik planlar, TKY'ler vb. Bu gereksiz, gereksiz olmasa da çalışmayan ağırlıkların kaldırılması ve bireylerin mesleki eğitimlerinin sürekli güncellenmesi gerekir. Bunu tehditle ve korkutarak değil teşvik ve destekle, yeni cümleler ve yeni bir dil ile yapmak gerek.
Ne zamandır bu konuyu facebook duvarında sizinle hasbıhal etmek istiyordum. Burası bir özeleştiri mekânı gibi başkalarına söyleyince yaşadıklarımı daha dürüst hissediyorum kendimi. Bu yazı bir vesile oldu.
27 Mart 2013 Çarşamba
Tayland - Singapur Gezisi
Her yolculuk aynı
zamanda içsel de bir yolculuktur… Bir
başlangıçtır… Yepyeni paralel bir evrende yepyeni bir sen başlar; anıları, hayalleri, bilgisiyle yaşamaya devam
edecek bir “sen”.
Evden işe, işten
eve gidenlere özgürlükten, aşktan ve
devrimden bahsedemeyiz demiş şair. Biz de bu amaçla evimizden, kabuğumuzdan
çıktık. Belki sonrasında birileri bize aşktan devrimden veya özgürlükten
bahseder belki.
Kendimden ne kadar uzağa gidebilirim derken
bir de baktım Bangkok’tayım. Uçakla dokuz saat. Karayolu ile imkânsız. Türkleri
geçmişte türk mafyasanın yapıp ettiklerinden dolayı, kara yolu ile kabul etmiyorlarmış.
Tai halkı yani siyamlılar güler yüzlü ve iyi insanlarla
dolu. Parlamenter krallıkla yönetiliyorlar ve krallarını çok seviyorlar.
Buda’ya ya da krallarına laf söylemediğiniz sürece ülkede huzur içinde
kalabilirsiniz. Tayland’ın Batılı
devletler tarafından hiçbir zaman bir koloni haline getirilememesi ülke için
bir gurur kaynağı. Ne kadar mutlu da
olsa Tai halkı ülkede ki yoksulluklar, yolsuzluklar, %5 olan Müslüman halkın
silahlı bir şekilde devam ettirdiği kimlik savaşı, darbeler devam etmekte.
Darbeler de çok ilginç başbakan devriliyor ama kral her zaman aynı kral… Güler misin
ağlar mısın ?
Din Taililer için çok önemli bir değer.Halkın çoğunluğu budist. Herkesin evinde,
arabasında, işyerinde düzenlediği ruhani bir köşe var. Girerken çıkarken mutlaka
selam veriyorlar. Şehir dolup taşan tapınaklarla dolu. Buda’nın şişman zayıf,
genç, yaşlı bir sürü türevi var. (Ama hepsi de erkek. Sadece canım Anadolu’da
tanrı bir kadın var: Kibele) Herkes
budanın kendisini olduğu gibi sevdiğini düşünüyor..
Sosyal yaşam da herkes çalışıyor kadınlar toplumda çok
etkin.. Tai halkında görülen bir kromozom bozukluğundan dolayı halkın %30 u
çift cinsiyetli.. Yani LGBT hiçbir ülkede bu kadar güçlü değil. Eşcinseller
arada kalmış, gizlenen, horlanan bir cinsiyet değil. Tayland’da o da öteki iki cinsiyet kadar güçlü
ve sosyal. Hatta eşcinsellerin düzenlediği kabare ve güzellik yarışmaları çok
meşhur. Biz Alcazar’ı izleme şansı bulduk gerçekten başarılı bir sahne
gösterisiydi.
Tropikal bir ülke olduğu için bitki örtüsü tamamen farklı.
En sıcak mevsimleri şubat ve mart ayları, temmuzda muson yağmurları başlıyor.
Hayatınızda göremeyeceğiniz değişik meyve ve bitkiler var. Yemeklerde daha çok
palmiye yaprağı yağı kullandıklarından dolayı bizim için çok rahatsız edici bir koku
saçıyorlar. Değişik tatlar konusunda oldukça cesur olan ben bile orada
sadece deniz ürünleri ve meyvelerle beslendim.
İlginç bir restoran kültürleri var. Mesela; sen balığı alıyorsun yanına
sebzelerini meyvelerini koyup aşçıya onu nasıl pişireceğini tarif ediyorsun. Sen, aptalca bir tarif de versen, masana
şahane bir yemek geliyor. Hem de tahmin ettiğinizden çok hızlı.
Tayland’da seks devlet ve din tarafından kutsanmış ve
korunmuş bir olgu olduğu söylense de halkın bu işi yoksulluktan yaptığı çok
açık. Budizm, devlet ve gelenekler, buna mani olmuyor sadece. Daha çok
toplumsal baskının olduğu Araplar, Hintliler, Türkler, Çinliler sonrasında
batılılar ve özellikle Ruslar; yılda 20
milyon kişi çoğunluğu seks amaçlı geliyorlar ülkeye… Gece sokaklar seks hizmeti
veren kadınlar ve çift cinsiyetli “Ladyboy” larla dolup taşıyor. Bu kadar Türk
göreceğim aklıma bile gelmezdi sokaklar Türklerle dolu Türk lokantaları var ve
çoğu garson Türkçe biliyor. Hayatında güzel bir kadına dokunma şansı olmayan birçok
kaportacı, sanayici, esnaf abi orada 19-20 yaşında genç kızları, ladyboyları
gecelik, günlük, haftalık kiralayıp arzularını tatmin ediyorlar. Hayata kimin değer yargıları ile bakmalıyız
hep karıştırmışımdır ama bu kadar ucuz ve çok olması, bizi ilgilendirmesede seks arayan yaşlı batılaları gözlemlemek tiksindiriyor insanı... Seks tabiki kötü bir şey değildir ama bunu hayatının amacı haline getiren biriyle ne paylaşabilirsiniz ki...
Ben, Tayland’da yaşadıklarını ağzının suyu akarak anlatanları bir daha sohbet
edilmeyecek adamlar listesine ekliyorum. Ama bu karar sadece kendi adıma
kimseyi de yargılamak istemiyorum.
Bir de geziden döndükten sonra, seni her gördüğünde, kafasını biraz yatırıp, omuzunu düşürerek; "Vaayy, Hakan'ım Tayland'a mı gittin? Hayat sana güzel be!" diyen abiyi de kınıyorum. :)
Bir de geziden döndükten sonra, seni her gördüğünde, kafasını biraz yatırıp, omuzunu düşürerek; "Vaayy, Hakan'ım Tayland'a mı gittin? Hayat sana güzel be!" diyen abiyi de kınıyorum. :)
Tayland’da alış veriş çocukça bir oyun gibi. İlk önceleri
baya eğlenceliydi. Özellikle benim gibi
pazarlık konusunda başarısız biri için bile… 800 baht denen bir objeyi 200
bahta almak kendime inancımı arttırdı..
Buna rağmen bir noktadan sonra; takside, su alırken, yemek yerken,
hediye alırken, her temasında pazarlığa tutuşmak yormaya başladı. Hiçbir şeyin
sabit bir fiyatı yok. Satıcının maliyeti ve kârı ile değil alıcının alım
gücüyle belirleniyor fiyatlar. Ben türküm deyince sana söylenen fiyatlar farklı
arabım deyince farklı oluyor.
Basit bir İngilizce ile hemen hemen bütün işlerinizi
hallediyorsunuz. Uzun uzun sohbet edecek buna zamanı olan zamanı olsa bile
İngilizcesi yetecek Taili bulmak çok zor.
Budist tapınakları, su çarşısı (floting market), fil çiftliğini, Seefoot balık restoranını,
mercan adasını mutlaka görmenizi isterim.
Singapur
Gezinin son iki günü Singapur’a geçtik. Burası Vatikan ve
Monako gibi küçük bir şehir devleti. Singapur, her santimetre karesi
planlanmış, düzenli, varoşu, fakiri evsizi, dilencisi olmayan, hırsızlık ve cinayetin işlenmediği bir ülke.
Arazi yokluğu nedeniyle binalar çok katlı ve modern. Tertemiz bir şehir. Bu
yüzyılın başında İngilizlerin bataklık bir araziye getirdiği Çinli, Malaylı,
Hintli ve Pakistanlı kölelerin çocuklarının kurduğu, İngilizce konuşan,
İngilizler gibi yaşayan, devleti halkı zengin bir ülke. Arazi yokluğu nedeniyle
hiç tarım yapılmayan, yiyeceklerinin tamamının ithal eden, sigarının belirli
yerlerde içildiği, sakız çiğnemenin yasak olduğu, uyuşturucu ticaretinin direk
ölümle cezalandırıldığı garip bir ülke. Bu kadar zenginliğin ve modernliğin
altında aslında baskıcı bir devletin var olduğunun göstergesi olabilir mi?
Bizde izi kalsın bir şeylerin istedik.
Biz iz bırakalım bir yerlere. Çok uzaklarda bir suyu dalgalandıralım, bir taşı
oynatalım, bir insanın yüreğine dokunalım istedik. Biraz tükendik, yorulduk ama içimizdeki
karanlık bir odaya daha ışık döşedik. Şimdi hayal evimiz daha büyük ve daha
cesur
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
