Nobel ödüllü Necib Mahfuz’un bu küçük kitabını bu kadar
seveceğimi hiç düşünmemiştim. Kitap sadece 140 sayfa ve o kadar basit bir
anlatımı var ki bir çırpıda okuyup bitiriyorsunuz. Ama bir süre sonra bilinçaltınızda
kahramanlarla Kuştimur Kahvehanesinde oturmaya devam ettiğinizi fark
ediyorsunuz.
Beş yaşında ilkokula başlayan ve
orada tanışan dört kahramanın öyküsü, ortaokul yıllarında Kuştimur
Kahvehanesine gitmeye başlıyorlar ve hayatlarının sonuna kadar hafta da bir iki
kez orada buluşup sohbet eden bu sohbetler aracılığıyla bize Mısır’daki
toplumsal değişimi, aile hayatını ve siyasi gelişmeleri çok yukarılardan
izletebilen bir kitap.
Mısır’daki
darbeleri, savaşları, düşünce akımlarını, 20. Yüzyılın getirdiği değişimi,
kişilerin küçük öykülerinden, aşklarından, düşüncelerinden gözlemleme şansı
veriyor bize. Beş yaşından yetmişbeş yaşına kadar ömür dediğimiz şeyin ne
olduğunu, hesapların, mutluluğun, hayallerin aslında elimizde olan ve olamayan
taraflarını anlatıyor.
Sanırım en büyük vurgusu da kaybolan dostluklar ve ritüellerin verdiği eksikliğe oluyor ve bu yüzden de sızlatıyor..
Tarantino’yu
bilirsiniz. Filmlerinde iyi dövüş sahneleri vardır. Çok fazla kan akar. Soğukkanlılıkla
herkes herkesi öldürebilir. Bir önceki filminde (Soysuzlar Çetesi) Hitler’i Paris’te
bir tiyatro binasında öldüren Tarantino, bu filminde de kölelik ve ırkçılık
konularını özgür bir şekilde ele alıyor. 2 saat 45 dakikalık bir etkilemeyici
bir western keyfi sunuyor tabi içinde mesajlarla.
Kölelik
konusunu çok boyutlu bir şekilde, içten ve dıştan ele alıyor ve birçok ayrıntı
da bu konunun daha iyi anlaşılması için kullanılmış. Ama sonuçta Tarantino Hollywood
rüzgârını da filmin hiçbir sahnesinden esirgemiyor, renkli, hareketli, ele aldığı konuyla bile dalga geçebiliyor. Western
klişelerini bilerek ve isteyerek kullanıp bir çatışma sahnesinde fona pop
şarkısı da koyabiliyor. Beyazları öldüren bir zenci ister istemez herkes
tarafından seviliyor.
Dijango, her açıdan bir tekrar olmasına rağmen önemli bir
film olmayı becerebiliyor.
Sanat bizi bize anlatır. Bildiğimizi zannettiğimiz
gerçeklerin bazen altını çizer bazen yeniden tanımlar bazen de değiştirir. “Her
insanın içinde bir peygamber uyur ve o uyandığında dünya biraz daha kötü hale
gelir.” diyor Cioran. Şimdi de
karşımızda Cioran’ın memleketinden onu doğrulayan; dini ve devleti anarşist bir
bakışla ele alan bir baş yapıt var. Tepelerin Ardı “Beyond the Hills”
Bu yıl biri yerli,
biri yabancı iki tane “Tepenin Ardı” diye film girdi piyasaya hangisi daha iyi,
yorum yapmak zor. Sanırım Romen yönetmen Mungiu’nun ele aldığı konu, ele alış
şekli ve ortaya çıkan eser çok daha büyük.
Bir yetimhanede büyüyen iki kız arkadaşın öyküsü var filmde.
Biri yetimhaneden sonra Almanya’ya gidiyor, ötekisi bir manastırda rahibe
olmaya karar veriyor. Film aradan geçen zamana rağmen aralarındaki sevgi
değişmeyen bu iki arkadaşın karşılaşmasını ve yaşadıkları çatışmayı anlatıyor.
Komünizmden sonra dinin Romen halkı üzerindeki yıpratıcı
etkisi etkileyici bir dille ele alınmış. Tepelerin ardındaki bir manastırda,
tarih ne olursa olsun, insanın içindeki ortaçağı çıkarma yeteneğinin altını
çiziyor. Çaresizliğin içinde insanların kendilerini neye dönüştürebileceklerinin
öyküsü. O kadar tanıdık ayrıntılar var ki şaşarsınız. Mucizelere inanan,
odunların içinde “Allah” yazısı bulan, rüyalarda görülen ya da gerçekte
görüldüğü iddia edilen kerametler, hepsi bizimde yaşadığımız klişeler. Bu kadar
benzerlik şaşırtıcı. Din, heryerde aynı bağnazlığı ortaya çıkarıyor.
Film Cannes’de gösterildi ve en iyi senaryo ödülünü aldı
ayrıca iki kadın oyuncu da en iyi kadın oyuncu ödülünü paylaştılar diye
biliyorum. Filmde o kadar çok sahne uzun planda çekilmiş ki yönetmenin sahne kurgulamadaki
başarısı ve oyunculuk takdir edilmeyecek gibi değil. Gerçekten büyük bir iş var
karşımızda.
Filmde içinde din adamlarının bulunduğu devletin arabasının
(polis arabası)camına çamur sıçradığı sahne metafor dolu. Ve bir de
kahramanımızın öteki rahibelerin okuduğu 464 tane büyük günahın içinden, yaptığı
günahları not ettiği sahne gerçekten çok iyiydi. Kızı bağladıkları sahnede söylenen "Biz herşeyi senin için yapıyoruz" cümlesinin altını çizmek gerek.
Sanırım parantez açmam gereken bir diyalog var filmde. Kahramanlardan biri şöyle diyor "Bir hikayeye göre hayatın anlamını arayan iki arkadaştan biri dünyayı dolaşmış. Ötekisi ise sadece perdesini kaldırıp, penceresinden dışarı bakmış ve gerçeği bulmuş." İnsan gerçekten bir şeye iman ederse şüphe etmez ise çok yakınında bile inanacak şeyler bulabilir ama şüphe ediyorsan dünyayı gezip emin olmak isteyebilirsin. İman etmek veya etmemek gerçeklerin ne olduğuna değil kişinin neye ihtiacı olduğuyla ilgili..
Son söz: Hepimizin yaşamı yok oluyor sonuçta, hepimiz kendimizi bir yola adıyoruz ve bu konuda özgürüz Üzücü olan şey sadece, insanların yaşamadan ölmesi...
Uzun
saçlı erkeklerin tipini çok beğenmem. Ben de çok fazla uzatmak istemem saçımı
ama berberim (Fatih) "saçını uzatacağız" dedi. 2 ay önce belki de
üç... Daha önce de önermişti ama ben hep sıkılıp yarıda bırakmıştım.
Devir imaj devri. Ve bu
konulara kendi başınıza karar vermemelisiniz. Berberiniz yani "image
maker"ınız karar vermeli. Sonuçta adamın elinden her gün onlarca kelle
geçiyor. Şu "image maker" lafını da ağzınızda çakıl taşları varmış
gibi söyleyin. Kültürel olarak kabul ettiğinizi şeklen de onaylamış olursunuz.
Ben de Fatih'e "Yaşam Koçluğu" yapıyorum. Ama ikimizin de bir
"Kariyer Planyacısı", "Ruhsal Önderi",
"Diyetisyeni" yok hala. Her neyse ben iki aydır
berbere gidip saçımı hiç kestiremeden dönüyorum. Çünkü Fatih, çok sert bir
şekilde karşı çıkıyor. Başka bir berbere de gidemem. Bilirsiniz erkekler için;
berberini aldatmak karısını aldatmaktan daha sancılı bir işlemdir. Sonuçta
saçım uzuyor ve yan taraflar kulak mememi geçmeye başladı. Ve en son görüştüğümüzde
Fatih, "en az iki ay daha sabredeceksin" dedi. Çok zor ve çirkin bir
dönemden geçsem de sonuçta oluşan şekil benimde içime siniyor. "İmaj Maker’ınıza
güvenin" mesajını da verdikten sonra asıl soruna gelelim. Saçlarım uzuyor ve ben bir
memurum. Bizim müdür sorduğunda ona mantıklı bir açıklama yapmam gerek. Önce
yas tuttuğumu söylemek geldi aklıma. Ama bunu açıklamak zordu. Sonra" yeni
bir dine girdiğimi, İlk evrede böyle bir sınavları olduğunu" söylemem
yerinde olabilir mi diye düşündüm. Sonuçta işi inançlara bağlamam gerek. Bu
günlerde yükselen değer bu… "İnanç özgürlüğü!" Karşı çıkılmaz, içi
dolu ve dim dik... Söylerken bile insanın ağzını dolduran bir kavram. Deneyin
isterseniz. "İnanç özgürlüğü" derken aynı anda başka bir şey söylemezsiniz...
Yasal bir güvenceleri olmasa da yavaş yavaş türbanlı öğretmenler türbanları ile
derse girmeye başladı. Bu karmaşadan faydalanabilirim belki de... Her ihtimale karşı başka
bahanelerde bulmalıyım. “Einstein'ın da saçı uzundu. Yaratıcılığımı besliyor
bu. Sonuçta fen bilgisi öğretmeniyim. Çağımızın bir dâhisine benzememden daha
doğal ne olabilirdi.” Mitolojik kahraman
"Samson"dan konuyu açsam. Saçı kesilince gücünü kaybeden kahramandan.
Ya da berbere gidecek param olmadığından.
Ama biliyorum ki kurallara inanmış
ya da öyle gözüken bir müdürü hiç bir şey ikna edemez...Asıl olan şey devletimizin bölünmez
bütünlüğüdür… Saçımın kulak mememi geçmesi öğrencilere çok kötü örnek olabilir.
Ve bunun sorumluluğunu kimse alamaz. Ve bir de kimse devletimizin büyüklüğünü
sınamaya kalkmasın. Ve en son olarak da çelik bir kararlılıkla devletimiz bu
sorunun üzerine gideceğine emin olsunlar... :((((
Not:
Son kısımdaki “ve” ile başlayan cümlelerin “Ve” ile başlama şeklini İncil’den
aldım. Tanrı da böyle konuşuyor.“Ey
dildilgisi uzmanları siz kendinizi ne zannediyorsunuz. Yıkılın Karşımdan!!!”