10 Şubat 2013 Pazar

Kuştimur Kahvehanesi



Nobel ödüllü Necib Mahfuz’un bu küçük kitabını bu kadar seveceğimi hiç düşünmemiştim. Kitap sadece 140 sayfa ve o kadar basit bir anlatımı var ki bir çırpıda okuyup bitiriyorsunuz. Ama bir süre sonra bilinçaltınızda kahramanlarla Kuştimur Kahvehanesinde oturmaya devam ettiğinizi fark ediyorsunuz.

                Beş yaşında ilkokula başlayan ve orada tanışan dört kahramanın öyküsü, ortaokul yıllarında Kuştimur Kahvehanesine gitmeye başlıyorlar ve hayatlarının sonuna kadar hafta da bir iki kez orada buluşup sohbet eden bu sohbetler aracılığıyla bize Mısır’daki toplumsal değişimi, aile hayatını ve siyasi gelişmeleri çok yukarılardan izletebilen bir kitap.
                Mısır’daki darbeleri, savaşları, düşünce akımlarını, 20. Yüzyılın getirdiği değişimi, kişilerin küçük öykülerinden, aşklarından, düşüncelerinden gözlemleme şansı veriyor bize. Beş yaşından yetmişbeş yaşına kadar ömür dediğimiz şeyin ne olduğunu, hesapların, mutluluğun, hayallerin aslında elimizde olan ve olamayan taraflarını anlatıyor.
            Sanırım en büyük vurgusu da kaybolan dostluklar ve ritüellerin verdiği eksikliğe oluyor ve bu yüzden de sızlatıyor..

Django Unchained



Zincirsiz…
            Tarantino’yu bilirsiniz. Filmlerinde iyi dövüş sahneleri vardır. Çok fazla kan akar. Soğukkanlılıkla herkes herkesi öldürebilir. Bir önceki filminde (Soysuzlar Çetesi) Hitler’i Paris’te bir tiyatro binasında öldüren Tarantino, bu filminde de kölelik ve ırkçılık konularını özgür bir şekilde ele alıyor. 2 saat 45 dakikalık bir etkilemeyici bir western keyfi sunuyor tabi içinde mesajlarla.
                Kölelik konusunu çok boyutlu bir şekilde, içten ve dıştan ele alıyor ve birçok ayrıntı da bu konunun daha iyi anlaşılması için kullanılmış. Ama sonuçta Tarantino Hollywood rüzgârını da filmin hiçbir sahnesinden esirgemiyor, renkli, hareketli,  ele aldığı konuyla bile dalga geçebiliyor. Western klişelerini bilerek ve isteyerek kullanıp bir çatışma sahnesinde fona pop şarkısı da koyabiliyor. Beyazları öldüren bir zenci ister istemez herkes tarafından seviliyor.
Dijango, her açıdan bir tekrar olmasına rağmen önemli bir film olmayı becerebiliyor.

Beyond the Hills



      Sanat bizi bize anlatır. Bildiğimizi zannettiğimiz gerçeklerin bazen altını çizer bazen yeniden tanımlar bazen de değiştirir. “Her insanın içinde bir peygamber uyur ve o uyandığında dünya biraz daha kötü hale gelir.” diyor Cioran.  Şimdi de karşımızda Cioran’ın memleketinden onu doğrulayan; dini ve devleti anarşist bir bakışla ele alan bir baş yapıt var. Tepelerin Ardı “Beyond the Hills”
       Bu yıl biri yerli, biri yabancı iki tane “Tepenin Ardı” diye film girdi piyasaya hangisi daha iyi, yorum yapmak zor. Sanırım Romen yönetmen Mungiu’nun ele aldığı konu, ele alış şekli ve ortaya çıkan eser çok daha büyük. 
            Bir yetimhanede büyüyen iki kız arkadaşın öyküsü var filmde. Biri yetimhaneden sonra Almanya’ya gidiyor, ötekisi bir manastırda rahibe olmaya karar veriyor. Film aradan geçen zamana rağmen aralarındaki sevgi değişmeyen bu iki arkadaşın karşılaşmasını ve yaşadıkları çatışmayı anlatıyor.
        Komünizmden sonra dinin Romen halkı üzerindeki yıpratıcı etkisi etkileyici bir dille ele alınmış. Tepelerin ardındaki bir manastırda, tarih ne olursa olsun, insanın içindeki ortaçağı çıkarma yeteneğinin altını çiziyor. Çaresizliğin içinde insanların kendilerini neye dönüştürebileceklerinin öyküsü. O kadar tanıdık ayrıntılar var ki şaşarsınız. Mucizelere inanan, odunların içinde “Allah” yazısı bulan, rüyalarda görülen ya da gerçekte görüldüğü iddia edilen kerametler, hepsi bizimde yaşadığımız klişeler. Bu kadar benzerlik şaşırtıcı. Din, heryerde aynı bağnazlığı ortaya çıkarıyor. 
       Film Cannes’de gösterildi ve en iyi senaryo ödülünü aldı ayrıca iki kadın oyuncu da en iyi kadın oyuncu ödülünü paylaştılar diye biliyorum. Filmde o kadar çok sahne uzun planda çekilmiş ki yönetmenin sahne kurgulamadaki başarısı ve oyunculuk takdir edilmeyecek gibi değil. Gerçekten büyük bir iş var karşımızda.  
Filmde içinde din adamlarının bulunduğu devletin arabasının (polis arabası)camına çamur sıçradığı sahne metafor dolu. Ve bir de kahramanımızın öteki rahibelerin okuduğu 464 tane büyük günahın içinden, yaptığı günahları not ettiği sahne gerçekten çok iyiydi. Kızı bağladıkları sahnede söylenen "Biz herşeyi senin için yapıyoruz" cümlesinin altını çizmek gerek.
   Sanırım parantez açmam gereken bir diyalog var filmde. Kahramanlardan biri şöyle diyor "Bir hikayeye göre hayatın anlamını arayan iki arkadaştan biri dünyayı dolaşmış. Ötekisi ise sadece perdesini kaldırıp, penceresinden dışarı bakmış ve gerçeği bulmuş." İnsan gerçekten bir şeye iman ederse şüphe etmez ise çok yakınında bile inanacak şeyler bulabilir ama şüphe ediyorsan dünyayı gezip emin olmak isteyebilirsin. İman etmek veya etmemek gerçeklerin ne olduğuna değil kişinin neye ihtiacı olduğuyla ilgili..
     Son söz: Hepimizin yaşamı yok oluyor sonuçta, hepimiz kendimizi bir yola adıyoruz ve bu konuda özgürüz Üzücü olan şey sadece, insanların yaşamadan ölmesi...

2 Şubat 2013 Cumartesi

At Kuyruğu Değil Kıl Dönmesi

            
Uzun saçlı erkeklerin tipini çok beğenmem. Ben de çok fazla uzatmak istemem saçımı ama berberim (Fatih) "saçını uzatacağız" dedi. 2 ay önce belki de üç...  Daha önce de önermişti ama ben hep sıkılıp yarıda bırakmıştım.
          Devir imaj devri. Ve bu konulara kendi başınıza karar vermemelisiniz. Berberiniz yani "image maker"ınız karar vermeli. Sonuçta adamın elinden her gün onlarca kelle geçiyor. Şu "image maker" lafını da ağzınızda çakıl taşları varmış gibi söyleyin. Kültürel olarak kabul ettiğinizi şeklen de onaylamış olursunuz. Ben de Fatih'e "Yaşam Koçluğu" yapıyorum. Ama ikimizin de bir "Kariyer Planyacısı", "Ruhsal Önderi", "Diyetisyeni"  yok hala.
           Her neyse ben iki aydır berbere gidip saçımı hiç kestiremeden dönüyorum. Çünkü Fatih, çok sert bir şekilde karşı çıkıyor. Başka bir berbere de gidemem. Bilirsiniz erkekler için; berberini aldatmak karısını aldatmaktan daha sancılı bir işlemdir. Sonuçta saçım uzuyor ve yan taraflar kulak mememi geçmeye başladı. Ve en son görüştüğümüzde Fatih, "en az iki ay daha sabredeceksin" dedi. Çok zor ve çirkin bir dönemden geçsem de sonuçta oluşan şekil benimde içime siniyor. "İmaj Maker’ınıza güvenin" mesajını da verdikten sonra asıl soruna gelelim.
           Saçlarım uzuyor ve ben bir memurum. Bizim müdür sorduğunda ona mantıklı bir açıklama yapmam gerek. Önce yas tuttuğumu söylemek geldi aklıma. Ama bunu açıklamak zordu. Sonra" yeni bir dine girdiğimi, İlk evrede böyle bir sınavları olduğunu" söylemem yerinde olabilir mi diye düşündüm. Sonuçta işi inançlara bağlamam gerek. Bu günlerde yükselen değer bu… "İnanç özgürlüğü!" Karşı çıkılmaz, içi dolu ve dim dik... Söylerken bile insanın ağzını dolduran bir kavram. Deneyin isterseniz. "İnanç özgürlüğü" derken aynı anda başka bir şey söylemezsiniz... Yasal bir güvenceleri olmasa da yavaş yavaş türbanlı öğretmenler türbanları ile derse girmeye başladı. Bu karmaşadan faydalanabilirim belki de...
                Her ihtimale karşı başka bahanelerde bulmalıyım. “Einstein'ın da saçı uzundu. Yaratıcılığımı besliyor bu. Sonuçta fen bilgisi öğretmeniyim. Çağımızın bir dâhisine benzememden daha doğal ne olabilirdi.”
               Mitolojik kahraman "Samson"dan konuyu açsam. Saçı kesilince gücünü kaybeden kahramandan. Ya da berbere gidecek param olmadığından.
             Ama biliyorum ki kurallara inanmış ya da öyle gözüken bir müdürü hiç bir şey ikna edemez...   Asıl olan şey devletimizin bölünmez bütünlüğüdür… Saçımın kulak mememi geçmesi öğrencilere çok kötü örnek olabilir. Ve bunun sorumluluğunu kimse alamaz. Ve bir de kimse devletimizin büyüklüğünü sınamaya kalkmasın. Ve en son olarak da çelik bir kararlılıkla devletimiz bu sorunun üzerine gideceğine emin olsunlar... :((((
Not: Son kısımdaki “ve” ile başlayan cümlelerin “Ve” ile başlama şeklini İncil’den aldım. Tanrı da böyle konuşuyor.  “Ey dildilgisi uzmanları siz kendinizi ne zannediyorsunuz. Yıkılın Karşımdan!!!”