16 Eylül 2015 Çarşamba

Marcel Proust - Kayıp Zamanın İzinde

 Marcel  Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı dev eserini nihayet okuyabildim.  İnsan bu kadar büyük bir eseri okuyunca büyüdüğünü, güçlendiğini, yeşerdiğini hissediyor.. Yazı ile haşır neşir olan arkadaşların mutlaka Proust  ile özel bir zaman geçirmesi gerekir..  Proust iyi bir  öykü anlatıcısı değildir.  Ama en iyi üslubcudur... Onun için önemli olan yaşadığı olay değil, o olayın yaşattığı hislerdir...  küçücük bir bitkinin, ya da kaçamak bir bakışın, bir dilim kekin ya  da kokunun peşine düşerek onun neye benzediğini, ne hissettirdiğini sayfalar dolusu tasvir ve benzetmelerle bir mücevheri işler gibi özenle, dikkatle, ustalıkla anlatır...  Sizin için sıradan olan bir an, mesela uykudan uyanma hali onun için keşfedilecek bir gezegendir...uykudan uyanma anını  genişletir genişletir genişletir...  eski zamanlardaki uzun bir haç yolculuğuna dönüştürür... siz artık bir insanın uykudan uyanma anının 1000 parçaya bölüp her parçanın neye benzediğini , tadını, rengini, kokusunu, bilirsiniz...

Proust neredeyse 7 ciltlik dev eseri boyunca Fransız asilzadelerinin hayatlarını özellikle akşam yemekleri davetlerini anlatır.. İnsan ilişkilerindeki incelik ve zarafet, bu zarafetin altında görünmeyen katı bir sınıf ayrımcılığını, yavaş yavaş  gelişen sermaye ile burjuva kesiminin, aristokratların katı sınıf duvarlarını delip, içine sızmasını;  bununla birlikte inceliğin, zarafetin, soya dayalı gücün yerini yavaş yavaş sermayeye dayalı güce, kabalığa, yüzeyselliğe bırakmasının tanıklığını yapar.

Proust, kaybolan bu ihtişamlı dünyanın tarih sayfasından çekilişini kitap boyunca hissedilen bir hüzünle anlatırken.. anlattığı dünya ile örtüşen incelikli ve hassas dili eserin asırlar boyunca yaşamasını sağlamıştır..

Proust kolay okuyucu sevmez.. Hele de popüler kitaplarla zehirlenmiş yeni nesil, kurgu olmadan yeni bir sayfaya geçmek istemezken  Proust'un 3500 sayfalık dev bilinç akışını okuması imkansızdır...Proust edebiyatı seven okuyucuyu sever. onu okurken sürekli bu kez nasıl anlatacak bu kez neye benzetecek, diye merakla okursunuz...  yazarın bir konuyu yeterince işlediğini düşündüğünüz anda bile size aklınıza gelmeyen paragraflar dolusu tasvirle yeni bir yolculuğa çıkarabilir... Ki o yolculuklar hep cebinizde değerli taşlarla döndüğünüz, insan eli değmemiş kuytular, enteresan keşifler, bakir manzaralar, yeni motifler vadeder.

Proust okuduğum ilk haftalarda bir gün arkadaşlarımla balığa gitmiştik...  Galata köprüsünün üzerinde bir an, anı dondurduğumu esen rüzgarın neye benzediğini, denizden gelen seslerin buna ne kattığını, kokusunu, sıcaklık derecesine varana kadar düşündüğümü hissettim.. Proust o zaman içimdeydi.. özdeşleşmiştik... sanki beni bir yazara dönüştürmek istiyordu...  Sonra ki günlerde bu kadar derin bir etkileşim yaşamasam da proust'un içimde yaşadığını bir gün yine gözümü kulağımı dilimi tenimi 19. yy zarafetine ve inceliğine uygun ayarlayacağını biliyorum...


Sanırım bir paragrafı da kitabı kusursuz çeviren Roza Hakmen'e ayırmak gerekir.  Hakkında araştırma yapmak istedim ama bu dev eseri -neredeye yarım sayfa süren cümlelerine rağmen-  kusursuz çeviren Proust tadını bize Türkçe yaşatan bu insan hakkında çok az bilgi olmasına çok üzüldüm... Kitap boyunca Roza Hakmen'in ellerini öpmek istedim.. Kelimelerini bu dev esere uygun ciddiyete seçtiği o kadar belliydi ki..Türkçeye olan hakimiyetine hayran olmamak elde değildi.. şu an aramızda yaşıyor olması ve bizim onu tanımayışımız benim açımdan çok trajik bir durum.. umarım bir yerlerde hak ettiği  saygıyı görüyordur....

3 yorum:

  1. Eline yüreğine sağlık. Cok guzel bir değerlendirme olmus. Inşallah bize de bu eseri okumak nasip olur.

    YanıtlaSil
  2. Bir türlü cesaret bulup başlayamadığım seri

    YanıtlaSil
  3. İlk 2 cildini özellikle öneririm

    YanıtlaSil