Marcel
Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı dev eserini nihayet okuyabildim. İnsan bu kadar büyük bir eseri okuyunca
büyüdüğünü, güçlendiğini, yeşerdiğini hissediyor.. Yazı ile haşır neşir olan
arkadaşların mutlaka Proust ile özel bir
zaman geçirmesi gerekir.. Proust iyi
bir öykü anlatıcısı değildir. Ama en iyi üslubcudur... Onun için önemli
olan yaşadığı olay değil, o olayın yaşattığı hislerdir... küçücük bir bitkinin, ya da kaçamak bir
bakışın, bir dilim kekin ya da kokunun
peşine düşerek onun neye benzediğini, ne hissettirdiğini sayfalar dolusu tasvir
ve benzetmelerle bir mücevheri işler gibi özenle, dikkatle, ustalıkla anlatır... Sizin için sıradan olan bir an, mesela uykudan
uyanma hali onun için keşfedilecek bir gezegendir...uykudan uyanma anını genişletir genişletir genişletir... eski zamanlardaki uzun bir haç yolculuğuna
dönüştürür... siz artık bir insanın uykudan uyanma anının 1000 parçaya bölüp
her parçanın neye benzediğini , tadını, rengini, kokusunu, bilirsiniz...
Proust neredeyse 7 ciltlik dev eseri boyunca Fransız asilzadelerinin
hayatlarını özellikle akşam yemekleri davetlerini anlatır.. İnsan ilişkilerindeki
incelik ve zarafet, bu zarafetin altında görünmeyen katı bir sınıf
ayrımcılığını, yavaş yavaş gelişen sermaye
ile burjuva kesiminin, aristokratların katı sınıf duvarlarını delip, içine
sızmasını; bununla birlikte inceliğin,
zarafetin, soya dayalı gücün yerini yavaş yavaş sermayeye dayalı güce,
kabalığa, yüzeyselliğe bırakmasının tanıklığını yapar.
Proust, kaybolan bu ihtişamlı dünyanın tarih sayfasından
çekilişini kitap boyunca hissedilen bir hüzünle anlatırken.. anlattığı dünya
ile örtüşen incelikli ve hassas dili eserin asırlar boyunca yaşamasını
sağlamıştır..
Proust kolay okuyucu sevmez.. Hele de popüler kitaplarla
zehirlenmiş yeni nesil, kurgu olmadan yeni bir sayfaya geçmek istemezken Proust'un 3500 sayfalık dev bilinç akışını
okuması imkansızdır...Proust edebiyatı seven okuyucuyu sever. onu okurken
sürekli bu kez nasıl anlatacak bu kez neye benzetecek, diye merakla okursunuz... yazarın bir konuyu yeterince işlediğini
düşündüğünüz anda bile size aklınıza gelmeyen paragraflar dolusu tasvirle yeni
bir yolculuğa çıkarabilir... Ki o yolculuklar hep cebinizde değerli taşlarla döndüğünüz, insan eli değmemiş kuytular, enteresan keşifler, bakir manzaralar, yeni motifler vadeder.
Proust okuduğum ilk haftalarda bir gün arkadaşlarımla balığa
gitmiştik... Galata köprüsünün üzerinde
bir an, anı dondurduğumu esen rüzgarın neye benzediğini, denizden gelen
seslerin buna ne kattığını, kokusunu, sıcaklık derecesine varana kadar
düşündüğümü hissettim.. Proust o zaman içimdeydi.. özdeşleşmiştik... sanki beni
bir yazara dönüştürmek istiyordu... Sonra ki günlerde bu kadar derin bir etkileşim
yaşamasam da proust'un içimde yaşadığını bir gün yine gözümü kulağımı dilimi
tenimi 19. yy zarafetine ve inceliğine uygun ayarlayacağını biliyorum...
Sanırım bir paragrafı da kitabı kusursuz çeviren Roza
Hakmen'e ayırmak gerekir. Hakkında
araştırma yapmak istedim ama bu dev eseri -neredeye yarım sayfa süren
cümlelerine rağmen- kusursuz çeviren
Proust tadını bize Türkçe yaşatan bu insan hakkında çok az bilgi olmasına çok
üzüldüm... Kitap boyunca Roza Hakmen'in ellerini öpmek istedim.. Kelimelerini
bu dev esere uygun ciddiyete seçtiği o kadar belliydi ki..Türkçeye olan
hakimiyetine hayran olmamak elde değildi.. şu an aramızda yaşıyor olması ve
bizim onu tanımayışımız benim açımdan çok trajik bir durum.. umarım bir
yerlerde hak ettiği saygıyı
görüyordur....
Eline yüreğine sağlık. Cok guzel bir değerlendirme olmus. Inşallah bize de bu eseri okumak nasip olur.
YanıtlaSilBir türlü cesaret bulup başlayamadığım seri
YanıtlaSilİlk 2 cildini özellikle öneririm
YanıtlaSil