Erteleme sorununuz mu var.. Size bu ay Popüler Science dergisinde okuduğum bir alıntıyı aktarayım.. (benim cümlelerimle)
Soru:
Erteleme sorunumu nasıl aşabilirim?
Kısa Cevap: En azından bu kez erteleme, lütfen uzun cevabı oku. :)
Uzun Cevap: Ben de herşeyi erteliyorum. Sehpanın üzerinde bir kahve bardağı ne zamandır duruyor inan bilmiyorum.. Günler önce içmiştim.. Kazağım kanepenin üstünde kitapların, kumandaların, kulalaklığımın ve bir film cd'sinin yanında.. Berbere gitmeyi, kuru temizlezlemeye gidecekli götürmeyi, yazılıları okumayı, bozuk muslukları tamir etmeyi ve en çok evi temezlemeyi erteliyorum.. Bunların hepsi erteledikçe bilinç altımda bana baskı yapıyor.. Her an aklımda tutmadığımı düşünsem de aslında gizli bir şuur, derinlerde bir bilinç bunu sürekli taşıyor.. Ve bir eşya taşır gibi bu tür yapılacaklar listesi bize baskı yapıyor.. Zihinimizi rahatlatmalıyız.
Popüler Science dergisi bunun için bize "Garson" modelini öneriyor. Bir müşteri lokantadan içeri girdiğinde garsonun kafasında bir işlem başlıyor. Size yer gösteriyor. Mönüyü getiriyor. Siparişi alıyor yemekleri hazırlatıyor.. Siz hesabı isteyene kadar garsonunu kafasında bu işlem devam ediyor. Siz hesabı istediğinizde garson ödeyeceğiniz miktarı söylüyor ve kafasındaki işlem sonlanıyor. Eğer siz hesabı ödedikten sonra ödediğiniz hesaba itiraz etseniz garson hiç bir şey hatırlamayacaktır. Çünkü o işlemi bitirip silmiştir. Tekrar uzunca bir hatırlama ve hesaplama işlemine girişeçektir.
Bitmeyen işler; bir endişeyi sürekli besliyor zihnimizde.. Zihnimiz rahatlatmanın yolu o işleri hemen yapmak.. Şöyle düşünün.. "Yapmam gerekenleri yapmadan asla yeni şeyler hayal edemem ve düşünemem..." belki biraz faydası olmuştur...
Bana, olmadı.... :)))
30 Ocak 2013 Çarşamba
28 Ocak 2013 Pazartesi
"No"
Size bir kaç hafta önce şahane bi
film geliyor demiştim.. işte o film geldi.. Burnum iyi koku alır sanat
konusunda ki yanılmamışım.. gittim gördüm ve çok beğendim.. Şili de 18 yıldır
iktidarda olan diktatör Pinochet artık üzerindeki uluslararası baskıyı kırmak
için göstermelik bi referandum düzenler.. Herkesin Pinochet'e "Evet"
diyeceğinden emindir. Ama yine de Avrupalı gözlemcilere şirin görünmek için
'Hayır" kampanyasına da izin verir...
Ama yinede baskıcı zorba bir diktatöre karşı “No”
kampanyasını sürdürmek kolay değildir. Halk korkmuş ve sinmiştir. Tekrar o kötü
günler gelsin istememektedir. Komünistler, ülkenin içinde olduğu durumu,
cinayetleri, işkenceleri, baskıyı halka göstermek için bir fırsat olarak
değerlendirirler, Ama filmin kahramanı “halka mutluluk, umut ve neşe verelim”
der her ikisi de kolay olmayacaktır. Ve yaptıkları her iş takip edilmektedir…
Ülkemizle ötüşen o kadar çok sahne
var ki "Şili nere Türkiye nere gardaşım" diyemiyorsunuz. Kenan
Evren'den Atatürk'e, ağlayarak şiir okuyan ilkokul öğrencilerinden, geçen
yıllarda yaşadığımız referanduma ve en çok da Türkiye'de solun halkı anlama ve
farkındalık yaratma çabasındaki açmaza her şey o kadar örtüşüyor ki film boyunca
zihniniz pinpon topu gibi Anadolu’dan, Güney Amerika’ya gidip geliyor. Film
gerçek bir olaydan alıntı ve hamasetin köreltici etkisini ya etkisizliğini
bizim coğrafyadan da birileri görsün isterim
Özellikle ülkemizde politikaya gönül vermiş
sağ ve sol kesimden herkese tavsiye ediyorum. Bir toplum yapısını ve onu
yönlendirmeyi, bir heyecan yaratmayı ve bizim ülkemizde neredeyse hiç
kullanılmayan “yaratıcılığı” göreceksiniz.
Sibirya Histerisi
Sibirya histerisi: Sibirya’da
çiftçilerin başına gelen bir durum.. Sibirya tundrasında tarlası olan bir
çiftçi her gün tarlasını sürmeye gider. Tarlası ve gökyüzü arasında hiçbir şey
yoktur. Kuzeyde ufuk, güneyde ufuk, doğuda batıda, her yerde ufuk. Her gün devam eder bu çalışma, öğle arası
verir, yemeğini yer, akşam evine döner, sabah yine işine. Ufukta hiçbir şey görmeyen çiftçinin içinde
bir gün bir şeyler ölür. Her gün güneşin doğuşunu ve batışını izleyen çiftçinin
içinde bir şeyler kaybolur ve yürümeye başlar.. Güneşin batısına doğru sanki varacağı
bir yer varmış gibi durmaksızın yürür, yemeden içmeden, uyumadan, ta ki
ölünceye kadar yürür. İşte bunun adı Sibirya Histerisi. Hayatlarınızı düşünün bakalım. Histerinin hangi aşamasındasınız.. Tarlada çalışan ve ufkunda hiç bir şey görmeyen çiftci mi? yoksa durmaksızın yürüyen bir adam mı?
21 Ocak 2013 Pazartesi
Beasts of the Southern Wild – Düşler Diyarı
Sinema bize hep büyülü masallar anlatır. Ve artık bunu hep
bildiğimiz argümanlarla yapar. Bu yönetmenin de izleyicinin de işine gelir.
Yönetmen hep bildik sembollerle, objelerin bizdeki geçmiş anlamları ile
anlatarak kısa bir yol dener. Hollywood filmleri için bu müthiş bir imkândır. "Ötekiler"
suçludur, silahlar patlar, iyiler kazanır, problemler çözülür gibi hazır
algıları kullanarak kendini kotarır. Bu seyircinin de işine gelir evler,
karakterler, olaylar hep şablondur ve biz yeni öyküyü bunun üzerine kurgularız.
Ama biri çıkıp bize çok farklı bir dil kullanarak yeni bir
öykü anlatsa… Hazır mısınız? Düşler Diyarı, işte böyle bir film. 6 yaşındaki bir kız çocuğunun gözünden dünyanın
yok oluşunu ve hala bize “doğru” diye dayatılan o bildik yaşamın aslında düz
mantıkta nasıl gözüktüğünü sorgulatan bir film. Hushpuppy (cimcime) ve babası
Wink şehirlerden uzakta küçük bir gurupla birlikte alternatif bir yaşam sürmeye
çalışmaktadır. babası hasta ve ölmektedir, sular yükselmekte bir felaket
yaklaşmaktadır ve küçük bir kız çocuğu evrenin aslında küçük küçük parçalardan oluştuğunu
ve en küçük canlının bile yok olmasının aslında büyük felakete davetiye
çıkardığını fark eder. Bulduğu her
canlının kalp atışını dinler ve yorumlamaya çalışır… Masalsı bir gerçeklilik mi
desem rahatsız edici bir huzur mu aslında her şey var işin içinde. Plastik
paketlerden, cinsel kalıplara, tedavi yöntemlerinden, günümüz insanının
kaygılarına, eğitim sisteminden, geleneklere her şeyi sarsmayı başarmış ve
yeniden ele almış yönetmen. Filmde “öteki” dediğimiz kesimlerden oluşan bir iyiler
gurubu var ki bu bile yeterince güzel bir göndermeydi.
Günümüz ebeveynlerinin,
bir çocuğu güçlü yetiştirmek adına da ipuçları bulabileceği filmin kahramanının
unutamadığım repliği şu oldu. Gördüğü bir hastaneyi şöyle yorumluyor “ burası
bir hapishaneden çok suyu olmayan bir akvaryuma benziyor”. Evlerimiz, binalar
odalar aslında kafesine üzüldüğümüz kuşlar gibi çerçeveliyor mu bizi?
Korkularımız, endişelerimiz daha uzağa gitmemizi engellemiyor mu?
Çevre sorunlarını ve
dünyanın yok oluşunu merkeze alan bu filmi herkese ama özellikle çevre konusunu
öğrencilerine kavratmak isteyen öğretmenlere tavsiye ediyorum.
15 Ocak 2013 Salı
Modernitenin "yas" sorunsalı.
Gelenek ve din ile arasına mesafe
koymak isteyen kesimin içine düştüğü bir boşluk var. Cenazelerde ve ya geçmişi yâd
ederken kelime seçme sorunu… Geçtiğimiz
günlerde dikkatle gözlemlediğim bu durum şöyle gelişiyor. Genelde öteki dünyaya
göçmüş sanatçıların, aydınların, dava adamlarının ve bazen de beyaz yakalı Türklerin
arkasından “ Işıklar içinde uyusun” “Alkışlarla uğurlandı” “Işığı bol olsun”
“Yıldızlar içinde uyusun” gibi ayakları yere basmayan, zorlama cümleler kullanılır oldu.
Toplumumuz bu durumlarda aslında
“Allah rahmet eylesin” “nur için de yatsın” “Toprağı bol olsun” gibi gayet
içten ve sıcak, ağızda sırıtmayan cümleler kullanırdı. Hadi bunların içerisinden “Allah rahmet
eylesin”i çıkar belki tanrıya inanmıyorsundur ve rahatsız olduğun bir kültürü
alttan alta beslemek istemiyor olabilirsin ama “Nur içinde yatsın”ın neyi var
mesela? İçinde “nur” kelimesi geçtiği
için cemaatle özdeşleştiriliyor olabilir mi?
Kendi literatürünü kurmak
önemlidir elbette ama samimi ve sıcak olmayan her türlü tavır ve cümleden uzak
durmalıyız bence. Aksi takdirde Tdk’nın
“Güneş Dil Teoremi” kadar komik bir
duruma düşebiliriz.
Kendi kelimelerimi kullanacağım
diye direten insan, son yüz yılda herhangi bir kültürel değer üretmemiş şekilci
bir yaşamın; dar, sığ ve sahte kelimeleri kullanıp duruyor. Bu da kısıtlı
kelime hazinelerinin içinde boğucu hale gelebiliyor
Beğenmediğimiz ve uzak durmak
istediğimiz değerler olabilir. Bazı şeyleri ufak ufak yıkmak da isteyebilirsin
ama bunu yerine gerçekten iyi bir şey koyman gerekir. Bağnazlıktan çok çekmiş olabiliriz ama kabul
etmek gerekir ki geleneğin insanın yaşadığı en zor ana ölüme ve son yolculuğa
dair iyi ve rahatlatıcı bir çözümü var. Yoksa bu işleri kabullenmek ve yaşamak
çok zor.
Bu toplumda yaşayan insanların
düşüncesi ne olursa olsun minimum bir dini bilgiye sahip olması gerektiğini
düşünüyorum. Hayatımız boyunca bize gerekli olmayan Uzakdoğu felsefelerini,
çakraları, yükselen alçalan falları öğreniyoruz ama bir dostumuzun cenazesinde
elimiz ayağımıza dolaşıyor. Mesela Hindu bir tanıdığınız olsa ve onun bir
yakını için taziye ziyaretine gitseniz eğer, adap gereği açıp bi araştırırsınız; Hintliler
yaslarını nasıl tutuyor diye… Ama sanki
topraktan çıkmış evveli ahiri olmayan insanlar gibi davranmak ayıp be.
Bunun nedenlerini de
anlayabiliyorum. Şehir hayatının getirdiği az ve mesafeli çevreler yüzünden
insan ölüm acısıyla çok geç karşılaşabiliyor. Kasaba ve küçük şehir kültüründe
böyle değildir. Yılda on- onbeş düğün olduğu gibi yılda on-onbeş de cenaze olur
ve hepsine gider görevini yaparsın. Metropollerde ölen insan sayısı çok
olmasına rağmen gidilen taziye sayısı ömürde üç-beş’i geçmez.
Modernitenin yas tutmaya dair bir
retoriğinin olmaması çok ilginç. Filmlerden alıntı şeyler var. İnsan kendi
kıyafeti ile bile yas tutamıyor mutlaka siyah bir kıyafet almalısın. Burada bile
alış verişi dayatıyorlar diyeceğim ama bizim kültürümüzde de ölmek pahalı
zaten. Zavallı ninem yıllarca kefen parası biriktirip saklamıştı.. Gerçi
sakladığı paralar Hindistan’dan ipek getirtmeye bile yeterdi..
Bir
arkadaşım ben bazı ülkelerdeki cenaze törenlerinde merhumun arkasından
tanıdıklarının konuşmasını çok insani buluyorum demişti. Bizde bireyin
düşünceleri hiç önemsenmediği için bu pek yapılmaz. Önemli olan tanrıyı memnun
etmek sanırım. Ve ritüelleri o belirliyor.
Gençlere isyan etmeyi de bir cenazeyi sahiplenmeyi de
öğretmek gerek. Dini eğitime karşı olanların da bu tür insani durumlara dair
vicdani çözümleri için hassasiyetle düşünmeleri gerektiğini hatırlatıyorum.
12 Ocak 2013 Cumartesi
Zweig ve Montaigne
Zweig benim en sevdiğim yazarlardan biridir özellikle bu
kitabına başlamadan önce uzun süredir okumadığım için “aş erer” gibi Zweig’ı okumayı arzuladım. Onun mantığı, cümle
kurarken gösterdiği özen ve hissedilen işçilik, sonsuz bir barış ve hümanizm
tutkusu beni hayran bırakmıştır kendine… Acımak, Satranç, Amok Koşucusu bir
çırpıda okuduğum ve zayıf hafızama rağmen içimden bir türlü çıkmayan öykülerdi.
Onun hayat öyküsünü okuduğumda hayatına karısıyla birlikte son verişi ve bunu
dünyada artan faşizm ve milliyetçilik nedeniyle umutsuzluğa kapılarak yapması,
öldükten birkaç yıl sonra Nazi Almanya’sının yenilmesi ve dünyaya Zweig’ın
istediği gibi bir özgürlük furyasının hâkim olması, onun bunu görememesi içimi
burkan bir öyküdür.
Zweig, aynı zamanda iyi bir biyografi ustasıdır. Avrupa’yı Avrupa
yapan değerlerin altını çizmek için seçtiği bir çok aydının biyografisini
yazmıştır. Özellikle “Erasmus” ve “Fouche” biyografileri herkesin okuması
gereken çok değerli iki metindir. Birinde örnek alınacak bir insanı ötekinde
her durumda ayakta ve iktidarda kalan şereften yoksun omurgasız ve arsız bir siyasetçiyi
anlatır.
Ben bu günlerde en sevdiğim iki yazarın buluşmasına tanık
olduğum Zweig’ın Montaigne biyografisini okudum. Zweig intihar ettiğinde elindeki birkaç kitap
yarım kalmış bu kitapta onlardan biri… Aslında ölümü beklenmedik bir kaza falan
değil, açıkcası; okurken “madem intihar ediyorsun neden kitapları tamamlamadan
yaptın bunu be adam” demek istedim. Çünkü kitabın bir bölümünde Monteigne genç
bir kıza aşık olduğunda bir not düşmüş
·
Sevgi ile ilgili düşünceler buraya eklenecek
Bu notu görünce içim burkuldu. Montaigne’den sevgi ile ilgili çok malzeme
çıkmaz ama Zweig bunu güzel tanımlardı diye düşündüm.
Monteigne ile benim örtüştüğüm çok
nokta var beklide bunun için yıllar öncesinde okuduğum denemeleri hala çok
berrak bir şekilde anımsıyorum. Onun sürekli arayış içerinde olması, bulunca
bulduğu doğrulardan sıkılıp ya da vazgeçip, tekrar bir arayışa yönelmesi, çok
rahat okuyup rahat yazması, hırslı olmayışı, hesap kitap ve dünyalık işlere
isteksizliği, aile hakkındaki düşünceleri, kendine ailesinin yaşadığı şatoda
kimsenin giremeyeceği ama kendisinin istediği zaman çıkabileceği kapalı bir kule
yaptırıp, oraya çekilmesi (ki bende soyut bir kule var).
Monteigne, bebeklinde daha
dayanıklı olması ve lüks yaşama alışmaması için belediye başkanı babası
tarafından yoksul bir aileye verilmiş. 3 yaşında alınan çocuk Fransız ailesinin
yanında üç tane Latince konuşan hocadan eğitim almış. Hocaların görevi onunla
sadece Latince konuşmakmış. O beş yaşındayken aile bireylerinin onunla Fransızca
konuşması yasakmış. Fransızcayı daha sonra okulda öğrenmiş. Aslında dünya nimetleri
bir bir üzerine yığılmış. İyi okullar ve evlilik babası ölünce de bir sürü
arazi şato ve Belediye başkanlığı kalmış. Halk onu çok sevmiş. Ama onun tek
derdi odasına kapanıp on yıl boyunca kitap okumakmış. 38 yaşında odaya kapanmış
48 yaşında çıkmış ve be bütün itirazlara rağmen çıkar çıkmaz iki yıllık bir Avrupa
turuna çıkmış. Yaşlandığında bir genç
kıza âşık olmuş ve kitaplarının yayın hakkını bu kıza bırakmış… Yaşadığı dönem
16. yüzyıl. Ve bıraktığı eser hala sade,
net ve güncel…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)