30 Ocak 2013 Çarşamba

Erteleme Sorunu

Erteleme sorununuz mu var.. Size bu ay Popüler Science dergisinde okuduğum bir alıntıyı aktarayım.. (benim cümlelerimle)
     Soru:
            Erteleme sorunumu nasıl aşabilirim?
     Kısa Cevap: En azından bu kez erteleme, lütfen uzun cevabı oku. :)
     Uzun Cevap: Ben de herşeyi erteliyorum. Sehpanın üzerinde bir kahve bardağı ne zamandır duruyor inan bilmiyorum.. Günler önce içmiştim.. Kazağım kanepenin üstünde kitapların, kumandaların, kulalaklığımın ve bir film cd'sinin yanında.. Berbere gitmeyi, kuru temizlezlemeye gidecekli götürmeyi, yazılıları okumayı, bozuk muslukları tamir etmeyi ve en çok evi temezlemeyi erteliyorum.. Bunların hepsi erteledikçe bilinç altımda bana baskı yapıyor.. Her an aklımda tutmadığımı düşünsem de aslında gizli bir şuur, derinlerde bir bilinç bunu sürekli taşıyor.. Ve bir eşya taşır gibi bu tür yapılacaklar listesi bize baskı yapıyor.. Zihinimizi rahatlatmalıyız.
    Popüler Science dergisi bunun için bize "Garson" modelini öneriyor. Bir müşteri lokantadan içeri girdiğinde garsonun kafasında bir işlem başlıyor. Size yer gösteriyor. Mönüyü getiriyor. Siparişi alıyor yemekleri hazırlatıyor.. Siz hesabı isteyene kadar garsonunu kafasında bu işlem devam ediyor. Siz hesabı istediğinizde garson ödeyeceğiniz miktarı söylüyor ve kafasındaki işlem sonlanıyor. Eğer siz hesabı ödedikten sonra ödediğiniz hesaba itiraz etseniz garson hiç bir şey hatırlamayacaktır. Çünkü o işlemi bitirip silmiştir. Tekrar uzunca bir hatırlama ve hesaplama işlemine girişeçektir.
      Bitmeyen işler; bir endişeyi sürekli besliyor zihnimizde.. Zihnimiz rahatlatmanın yolu o işleri hemen yapmak.. Şöyle düşünün.. "Yapmam gerekenleri yapmadan asla yeni şeyler hayal edemem ve düşünemem..." belki biraz faydası olmuştur...
 Bana, olmadı.... :)))

28 Ocak 2013 Pazartesi

"No"



Size bir kaç hafta önce şahane bi film geliyor demiştim.. işte o film geldi.. Burnum iyi koku alır sanat konusunda ki yanılmamışım.. gittim gördüm ve çok beğendim.. Şili de 18 yıldır iktidarda olan diktatör Pinochet artık üzerindeki uluslararası baskıyı kırmak için göstermelik bi referandum düzenler.. Herkesin Pinochet'e "Evet" diyeceğinden emindir. Ama yine de Avrupalı gözlemcilere şirin görünmek için 'Hayır" kampanyasına da izin verir...
 Ama yinede baskıcı zorba bir diktatöre karşı “No” kampanyasını sürdürmek kolay değildir. Halk korkmuş ve sinmiştir. Tekrar o kötü günler gelsin istememektedir. Komünistler, ülkenin içinde olduğu durumu, cinayetleri, işkenceleri, baskıyı halka göstermek için bir fırsat olarak değerlendirirler, Ama filmin kahramanı “halka mutluluk, umut ve neşe verelim” der her ikisi de kolay olmayacaktır. Ve yaptıkları her iş takip edilmektedir…

Ülkemizle ötüşen o kadar çok sahne var ki "Şili nere Türkiye nere gardaşım" diyemiyorsunuz. Kenan Evren'den Atatürk'e, ağlayarak şiir okuyan ilkokul öğrencilerinden, geçen yıllarda yaşadığımız referanduma ve en çok da Türkiye'de solun halkı anlama ve farkındalık yaratma çabasındaki açmaza her şey o kadar örtüşüyor ki film boyunca zihniniz pinpon topu gibi Anadolu’dan, Güney Amerika’ya gidip geliyor. Film gerçek bir olaydan alıntı ve hamasetin köreltici etkisini ya etkisizliğini bizim coğrafyadan da birileri görsün isterim
 Özellikle ülkemizde politikaya gönül vermiş sağ ve sol kesimden herkese tavsiye ediyorum. Bir toplum yapısını ve onu yönlendirmeyi, bir heyecan yaratmayı ve bizim ülkemizde neredeyse hiç kullanılmayan “yaratıcılığı” göreceksiniz.

Sibirya Histerisi



 Sibirya histerisi: Sibirya’da çiftçilerin başına gelen bir durum.. Sibirya tundrasında tarlası olan bir çiftçi her gün tarlasını sürmeye gider. Tarlası ve gökyüzü arasında hiçbir şey yoktur. Kuzeyde ufuk, güneyde ufuk, doğuda batıda, her yerde ufuk.  Her gün devam eder bu çalışma, öğle arası verir, yemeğini yer, akşam evine döner, sabah yine işine.  Ufukta hiçbir şey görmeyen çiftçinin içinde bir gün bir şeyler ölür. Her gün güneşin doğuşunu ve batışını izleyen çiftçinin içinde bir şeyler kaybolur ve yürümeye başlar.. Güneşin batısına doğru sanki varacağı bir yer varmış gibi durmaksızın yürür, yemeden içmeden, uyumadan, ta ki ölünceye kadar yürür. İşte bunun adı Sibirya Histerisi.  Hayatlarınızı düşünün bakalım. Histerinin hangi aşamasındasınız.. Tarlada çalışan ve ufkunda hiç bir şey görmeyen çiftci mi? yoksa durmaksızın yürüyen bir adam mı?

21 Ocak 2013 Pazartesi

Beasts of the Southern Wild – Düşler Diyarı




Sinema bize hep büyülü masallar anlatır. Ve artık bunu hep bildiğimiz argümanlarla yapar. Bu yönetmenin de izleyicinin de işine gelir. Yönetmen hep bildik sembollerle, objelerin bizdeki geçmiş anlamları ile anlatarak kısa bir yol dener. Hollywood filmleri için bu müthiş bir imkândır. "Ötekiler" suçludur, silahlar patlar, iyiler kazanır, problemler çözülür gibi hazır algıları kullanarak kendini kotarır. Bu seyircinin de işine gelir evler, karakterler, olaylar hep şablondur ve biz yeni öyküyü bunun üzerine kurgularız.
Ama biri çıkıp bize çok farklı bir dil kullanarak yeni bir öykü anlatsa… Hazır mısınız? Düşler Diyarı, işte böyle bir film.  6 yaşındaki bir kız çocuğunun gözünden dünyanın yok oluşunu ve hala bize “doğru” diye dayatılan o bildik yaşamın aslında düz mantıkta nasıl gözüktüğünü sorgulatan bir film. Hushpuppy (cimcime) ve babası Wink şehirlerden uzakta küçük bir gurupla birlikte alternatif bir yaşam sürmeye çalışmaktadır. babası hasta ve ölmektedir, sular yükselmekte bir felaket yaklaşmaktadır ve küçük bir kız çocuğu evrenin aslında küçük küçük parçalardan oluştuğunu ve en küçük canlının bile yok olmasının aslında büyük felakete davetiye çıkardığını  fark eder. Bulduğu her canlının kalp atışını dinler ve yorumlamaya çalışır… Masalsı bir gerçeklilik mi desem rahatsız edici bir huzur mu aslında her şey var işin içinde. Plastik paketlerden, cinsel kalıplara, tedavi yöntemlerinden, günümüz insanının kaygılarına, eğitim sisteminden, geleneklere her şeyi sarsmayı başarmış ve yeniden ele almış yönetmen. Filmde “öteki” dediğimiz kesimlerden oluşan bir iyiler gurubu var ki bu bile yeterince güzel bir göndermeydi.
 Günümüz ebeveynlerinin, bir çocuğu güçlü yetiştirmek adına da ipuçları bulabileceği filmin kahramanının unutamadığım repliği şu oldu. Gördüğü bir hastaneyi şöyle yorumluyor “ burası bir hapishaneden çok suyu olmayan bir akvaryuma benziyor”. Evlerimiz, binalar odalar aslında kafesine üzüldüğümüz kuşlar gibi çerçeveliyor mu bizi? Korkularımız, endişelerimiz daha uzağa gitmemizi engellemiyor mu?
 Çevre sorunlarını ve dünyanın yok oluşunu merkeze alan bu filmi herkese ama özellikle çevre konusunu öğrencilerine kavratmak isteyen öğretmenlere tavsiye ediyorum.

15 Ocak 2013 Salı

Modernitenin "yas" sorunsalı.



Gelenek ve din ile arasına mesafe koymak isteyen kesimin içine düştüğü bir boşluk var. Cenazelerde ve ya geçmişi yâd ederken kelime seçme sorunu…  Geçtiğimiz günlerde dikkatle gözlemlediğim bu durum şöyle gelişiyor. Genelde öteki dünyaya göçmüş sanatçıların, aydınların, dava adamlarının ve bazen de beyaz yakalı Türklerin arkasından “ Işıklar içinde uyusun” “Alkışlarla uğurlandı” “Işığı bol olsun” “Yıldızlar içinde uyusun” gibi ayakları yere basmayan,  zorlama cümleler kullanılır oldu.
Toplumumuz bu durumlarda aslında “Allah rahmet eylesin” “nur için de yatsın” “Toprağı bol olsun” gibi gayet içten ve sıcak, ağızda sırıtmayan cümleler kullanırdı.  Hadi bunların içerisinden “Allah rahmet eylesin”i çıkar belki tanrıya inanmıyorsundur ve rahatsız olduğun bir kültürü alttan alta beslemek istemiyor olabilirsin ama “Nur içinde yatsın”ın neyi var mesela?  İçinde “nur” kelimesi geçtiği için cemaatle özdeşleştiriliyor olabilir mi?
Kendi literatürünü kurmak önemlidir elbette ama samimi ve sıcak olmayan her türlü tavır ve cümleden uzak durmalıyız bence.  Aksi takdirde Tdk’nın “Güneş Dil Teoremi”  kadar komik bir duruma düşebiliriz.
Kendi kelimelerimi kullanacağım diye direten insan, son yüz yılda herhangi bir kültürel değer üretmemiş şekilci bir yaşamın; dar, sığ ve sahte kelimeleri kullanıp duruyor. Bu da kısıtlı kelime hazinelerinin içinde boğucu hale gelebiliyor
Beğenmediğimiz ve uzak durmak istediğimiz değerler olabilir. Bazı şeyleri ufak ufak yıkmak da isteyebilirsin ama bunu yerine gerçekten iyi bir şey koyman gerekir.  Bağnazlıktan çok çekmiş olabiliriz ama kabul etmek gerekir ki geleneğin insanın yaşadığı en zor ana ölüme ve son yolculuğa dair iyi ve rahatlatıcı bir çözümü var. Yoksa bu işleri kabullenmek ve yaşamak çok zor. 
Bu toplumda yaşayan insanların düşüncesi ne olursa olsun minimum bir dini bilgiye sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Hayatımız boyunca bize gerekli olmayan Uzakdoğu felsefelerini, çakraları, yükselen alçalan falları öğreniyoruz ama bir dostumuzun cenazesinde elimiz ayağımıza dolaşıyor. Mesela Hindu bir tanıdığınız olsa ve onun bir yakını için taziye ziyaretine gitseniz eğer,  adap gereği açıp bi araştırırsınız; Hintliler yaslarını nasıl tutuyor diye…  Ama sanki topraktan çıkmış evveli ahiri olmayan insanlar gibi davranmak ayıp be. 
Bunun nedenlerini de anlayabiliyorum. Şehir hayatının getirdiği az ve mesafeli çevreler yüzünden insan ölüm acısıyla çok geç karşılaşabiliyor. Kasaba ve küçük şehir kültüründe böyle değildir. Yılda on- onbeş düğün olduğu gibi yılda on-onbeş de cenaze olur ve hepsine gider görevini yaparsın. Metropollerde ölen insan sayısı çok olmasına rağmen gidilen taziye sayısı ömürde üç-beş’i geçmez. 
Modernitenin yas tutmaya dair bir retoriğinin olmaması çok ilginç. Filmlerden alıntı şeyler var. İnsan kendi kıyafeti ile bile yas tutamıyor mutlaka siyah bir kıyafet almalısın. Burada bile alış verişi dayatıyorlar diyeceğim ama bizim kültürümüzde de ölmek pahalı zaten. Zavallı ninem yıllarca kefen parası biriktirip saklamıştı.. Gerçi sakladığı paralar Hindistan’dan ipek getirtmeye bile yeterdi..
          Bir arkadaşım ben bazı ülkelerdeki cenaze törenlerinde merhumun arkasından tanıdıklarının konuşmasını çok insani buluyorum demişti. Bizde bireyin düşünceleri hiç önemsenmediği için bu pek yapılmaz. Önemli olan tanrıyı memnun etmek sanırım. Ve ritüelleri o belirliyor. 
        Gençlere isyan etmeyi de bir cenazeyi sahiplenmeyi de öğretmek gerek. Dini eğitime karşı olanların da bu tür insani durumlara dair vicdani çözümleri için hassasiyetle düşünmeleri gerektiğini hatırlatıyorum.

12 Ocak 2013 Cumartesi

Zweig ve Montaigne



     Zweig benim en sevdiğim yazarlardan biridir özellikle bu kitabına başlamadan önce uzun süredir okumadığım için “aş erer”  gibi Zweig’ı okumayı arzuladım. Onun mantığı, cümle kurarken gösterdiği özen ve hissedilen işçilik, sonsuz bir barış ve hümanizm tutkusu beni hayran bırakmıştır kendine… Acımak, Satranç, Amok Koşucusu bir çırpıda okuduğum ve zayıf hafızama rağmen içimden bir türlü çıkmayan öykülerdi. Onun hayat öyküsünü okuduğumda hayatına karısıyla birlikte son verişi ve bunu dünyada artan faşizm ve milliyetçilik nedeniyle umutsuzluğa kapılarak yapması, öldükten birkaç yıl sonra Nazi Almanya’sının yenilmesi ve dünyaya Zweig’ın istediği gibi bir özgürlük furyasının hâkim olması, onun bunu görememesi içimi burkan bir öyküdür.
         Zweig, aynı zamanda iyi bir biyografi ustasıdır. Avrupa’yı Avrupa yapan değerlerin altını çizmek için seçtiği bir çok aydının biyografisini yazmıştır. Özellikle “Erasmus” ve “Fouche” biyografileri herkesin okuması gereken çok değerli iki metindir. Birinde örnek alınacak bir insanı ötekinde her durumda ayakta ve iktidarda kalan şereften yoksun omurgasız ve arsız bir siyasetçiyi anlatır.
             Ben bu günlerde en sevdiğim iki yazarın buluşmasına tanık olduğum Zweig’ın Montaigne biyografisini okudum.  Zweig intihar ettiğinde elindeki birkaç kitap yarım kalmış bu kitapta onlardan biri… Aslında ölümü beklenmedik bir kaza falan değil, açıkcası; okurken “madem intihar ediyorsun neden kitapları tamamlamadan yaptın bunu be adam” demek istedim. Çünkü kitabın bir bölümünde Monteigne genç bir kıza aşık olduğunda bir not düşmüş
           ·         Sevgi ile ilgili düşünceler buraya eklenecek
Bu notu görünce içim burkuldu.  Montaigne’den sevgi ile ilgili çok malzeme çıkmaz ama Zweig bunu güzel tanımlardı diye düşündüm.
               Monteigne ile benim örtüştüğüm çok nokta var beklide bunun için yıllar öncesinde okuduğum denemeleri hala çok berrak bir şekilde anımsıyorum. Onun sürekli arayış içerinde olması, bulunca bulduğu doğrulardan sıkılıp ya da vazgeçip, tekrar bir arayışa yönelmesi, çok rahat okuyup rahat yazması, hırslı olmayışı, hesap kitap ve dünyalık işlere isteksizliği, aile hakkındaki düşünceleri, kendine ailesinin yaşadığı şatoda kimsenin giremeyeceği ama kendisinin istediği zaman çıkabileceği kapalı bir kule yaptırıp, oraya çekilmesi (ki bende soyut bir kule var). 
             Monteigne, bebeklinde daha dayanıklı olması ve lüks yaşama alışmaması için belediye başkanı babası tarafından yoksul bir aileye verilmiş. 3 yaşında alınan çocuk Fransız ailesinin yanında üç tane Latince konuşan hocadan eğitim almış. Hocaların görevi onunla sadece Latince konuşmakmış. O beş yaşındayken aile bireylerinin onunla Fransızca konuşması yasakmış. Fransızcayı daha sonra okulda öğrenmiş. Aslında dünya nimetleri bir bir üzerine yığılmış. İyi okullar ve evlilik babası ölünce de bir sürü arazi şato ve Belediye başkanlığı kalmış. Halk onu çok sevmiş. Ama onun tek derdi odasına kapanıp on yıl boyunca kitap okumakmış. 38 yaşında odaya kapanmış 48 yaşında çıkmış ve be bütün itirazlara rağmen çıkar çıkmaz iki yıllık bir Avrupa turuna çıkmış.  Yaşlandığında bir genç kıza âşık olmuş ve kitaplarının yayın hakkını bu kıza bırakmış… Yaşadığı dönem 16. yüzyıl.  Ve bıraktığı eser hala sade, net ve güncel…