12 Ocak 2013 Cumartesi

Zweig ve Montaigne



     Zweig benim en sevdiğim yazarlardan biridir özellikle bu kitabına başlamadan önce uzun süredir okumadığım için “aş erer”  gibi Zweig’ı okumayı arzuladım. Onun mantığı, cümle kurarken gösterdiği özen ve hissedilen işçilik, sonsuz bir barış ve hümanizm tutkusu beni hayran bırakmıştır kendine… Acımak, Satranç, Amok Koşucusu bir çırpıda okuduğum ve zayıf hafızama rağmen içimden bir türlü çıkmayan öykülerdi. Onun hayat öyküsünü okuduğumda hayatına karısıyla birlikte son verişi ve bunu dünyada artan faşizm ve milliyetçilik nedeniyle umutsuzluğa kapılarak yapması, öldükten birkaç yıl sonra Nazi Almanya’sının yenilmesi ve dünyaya Zweig’ın istediği gibi bir özgürlük furyasının hâkim olması, onun bunu görememesi içimi burkan bir öyküdür.
         Zweig, aynı zamanda iyi bir biyografi ustasıdır. Avrupa’yı Avrupa yapan değerlerin altını çizmek için seçtiği bir çok aydının biyografisini yazmıştır. Özellikle “Erasmus” ve “Fouche” biyografileri herkesin okuması gereken çok değerli iki metindir. Birinde örnek alınacak bir insanı ötekinde her durumda ayakta ve iktidarda kalan şereften yoksun omurgasız ve arsız bir siyasetçiyi anlatır.
             Ben bu günlerde en sevdiğim iki yazarın buluşmasına tanık olduğum Zweig’ın Montaigne biyografisini okudum.  Zweig intihar ettiğinde elindeki birkaç kitap yarım kalmış bu kitapta onlardan biri… Aslında ölümü beklenmedik bir kaza falan değil, açıkcası; okurken “madem intihar ediyorsun neden kitapları tamamlamadan yaptın bunu be adam” demek istedim. Çünkü kitabın bir bölümünde Monteigne genç bir kıza aşık olduğunda bir not düşmüş
           ·         Sevgi ile ilgili düşünceler buraya eklenecek
Bu notu görünce içim burkuldu.  Montaigne’den sevgi ile ilgili çok malzeme çıkmaz ama Zweig bunu güzel tanımlardı diye düşündüm.
               Monteigne ile benim örtüştüğüm çok nokta var beklide bunun için yıllar öncesinde okuduğum denemeleri hala çok berrak bir şekilde anımsıyorum. Onun sürekli arayış içerinde olması, bulunca bulduğu doğrulardan sıkılıp ya da vazgeçip, tekrar bir arayışa yönelmesi, çok rahat okuyup rahat yazması, hırslı olmayışı, hesap kitap ve dünyalık işlere isteksizliği, aile hakkındaki düşünceleri, kendine ailesinin yaşadığı şatoda kimsenin giremeyeceği ama kendisinin istediği zaman çıkabileceği kapalı bir kule yaptırıp, oraya çekilmesi (ki bende soyut bir kule var). 
             Monteigne, bebeklinde daha dayanıklı olması ve lüks yaşama alışmaması için belediye başkanı babası tarafından yoksul bir aileye verilmiş. 3 yaşında alınan çocuk Fransız ailesinin yanında üç tane Latince konuşan hocadan eğitim almış. Hocaların görevi onunla sadece Latince konuşmakmış. O beş yaşındayken aile bireylerinin onunla Fransızca konuşması yasakmış. Fransızcayı daha sonra okulda öğrenmiş. Aslında dünya nimetleri bir bir üzerine yığılmış. İyi okullar ve evlilik babası ölünce de bir sürü arazi şato ve Belediye başkanlığı kalmış. Halk onu çok sevmiş. Ama onun tek derdi odasına kapanıp on yıl boyunca kitap okumakmış. 38 yaşında odaya kapanmış 48 yaşında çıkmış ve be bütün itirazlara rağmen çıkar çıkmaz iki yıllık bir Avrupa turuna çıkmış.  Yaşlandığında bir genç kıza âşık olmuş ve kitaplarının yayın hakkını bu kıza bırakmış… Yaşadığı dönem 16. yüzyıl.  Ve bıraktığı eser hala sade, net ve güncel…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder